Giresun Haberleri

Emmim Demirci İvre’m

0 26

Delikanlılık yıllarımda biraz daha cesur olsam da, yeniyetmeliğimde dereboğazından köye girerken bir tırsmışlık çökerdi üstüme. Soyukmiyarı geçip köyiçine girince, ilerde dükkanının güney duvarındaki uzamış göceklerin yere yakın olanlarının arasına uzatılmış iki yüzyahtasıyla oluşturulmuş oturakta, başında çoğu zaman sarı, bazan da kırmızı sarığı, elinde kendi yaptığı eğri değneniyle, İvre’m emmim görünürdü çünkü. Yaklaşıncaya kadar, ya yanındakilerle konuşarak, ya da, nadiren de olsa yalnızsa, deyneğinin ucuyla toprağa bir şeyler yazıp çizerek oyalanırdı sanki. Mesafe, konuşmaya uygunlaşınca da ‘nerden gelin emmim’ diyerek başlardı sorgum. Okula, eve, babama, anama, ağalarıma dair sorulardan sonra, kıvrandıran o iki soru sökün ederdi mutlaka. Biri ‘Kuran okuyon mu?’ ve ardından ‘namazlarını kılıyon mu?’. Ben nasıl kıvıracağım diye çırpınırken, o cevabı beklemez; dedemden, dedemin Kuran okumayı çok sevdiğinden, cemaati asla kaçırmadığından bahseden ama bir öncekinden hep farklı olan bir meselle konuyu bağlardı. Bazan bir yörük girerdi konuya, bazan bir yözek, bazan elinde orağı bir teyzemiz, bazan omuzunda baltası bir amcamız. Kimisi beklerdi cemaate gidip gelmesini veya Kuran sayfasını bitirmesini ve ödülünü alırdı; kimisi de beklemez fırçasını yerdi, meselde de olsa. Ama o, muhtemelen tembelliğimi bilir, ama kıyamete kilitlenmiş emmi yüreğiyle uyarırdı beni. Sonra da malayaniye kalmaz, ‘bobana selam söyle’ diyerek uğurlardı yoluma.

Sanırım, babamla en iyi, ikisi sevişirlerdi, altı kardeşin arasında. Babam beşinci, emmim altıncı ve son çocuktu. Emmim kendi evini yapıp gidinceye kadar, ikinci yangında harap olan yokarı evde aileleriyle beraber ikisi yaşamıştı. Yangından sonra da, bizim aile emmimin iki odalı evinin bir odasına sığınmışlardı, iki kışı kapsayan birbuçuk yıl boyunca. Anamın anlatılarında zor yıllardı o yıllar. Anlatırken hep ağlardı çünkü. Babamsa kendisine bir şey sormak veya bir şey istemek için gelip de ‘ağa’ diye hitap edenlere ‘ya, ben bir İvre’min ağasıyım, o da bana bizim oğlan der’ deyip gülümserdi, muhtemelen çocukluk ve gençlik yıllarında birlikte yaşanmışlıkları hatırlayarak.

Demirciydi emmim. Sülalemizin geçmişi de demircilikti. Derebucak kurulurken Karye-i Balat’tan Derebucak’a gelen oldukça geniş bir soydu Demirciler soyu. Bizim sülale büyük dedem hafız Mustafa’dan sonra diğer demirc’ellerle karışmasın diye havızel olarak anılmaya başlanmıştı. Daha öncesini bilemiyoruz ama üç asır ve sekiz nesil boyunca Derebucak’ın demirciliğini yapmışlardı. Ergenekon destanından da bilirsiniz ya, Türklerde demircilik kutsal bir meslektir. Ziya Gökalp’in Türk Medeniyeti Tarihi’nde yazdığı gibi yedi nesil boyunca demircilik yapanlara Şaman unvanı verilirmiş o zamanlar. Şamanlık eski Türklerde inanç önderliği, büyücülük ve kahinliğin yanında hekimliği de kapsar. Yaptığı pek çok silah ve günlük alet edevatın yanında nal yapıp bir de bunu atın ayağına çakabilen adam, insana da müdahale edebilir demişler olsa gerek. İslamdan sonra ise kelime sair içeriklerini yitirerek hekimliğe has kalmıştır.

Bir de darhanlık var, burada söz etmemiz gereken. Hakan soyundan olmayanlara verilen en büyük unvan bu. Öyle ki darhanlar, hakanın evine, otağına, ocağına izin almadan girme hakkına sahipler. Unvan, büyük yararlık gösterenlere hakan tarafından veriliyor ve hakandan başkası da bu unvanı veremiyor. Darhanlar, dokuz kişiye kadar cinayetlerinde yargılanmıyorlar ve dokuz kuşak boyunca unvanlarını çocuklarına devredebiliyorlar. Çokça demircilerden bu unvanı alan varmış sanırım ki bazı Türk hakanlıklarında demircilere darhan da deniyor. Manas destanında Manas han, demircisine darhan diye hitap eder. Ergenekon’dan Türkleri çıkaran demirciye de darhan deniyor mesela. Her yüksek rütbeli gibi totemi de var onun: gök şani. Bozkurt yani.

Anam, babama çok kızınca ‘gök köpek soylu’ derdi gıyabında. Ben babama kıyamaz ‘ana niye öyle diyon’ diyerek itiraz ederdim de ‘oğlum, havız eben öyle derdi, bobanel gök köpekten türemiş, onun için konuşurken bile ısırırlar’ diye cevaplardı. Havız ebem Hacıların kızıydı. Yani okumuş etmiş bir sülaleydi hacılar. Herhalde bir büyüğünden duymuş olsa gerek eski söylenceleri. Biraz bana da tevarüs etmiştir bu ısırganlık, bilirim.

Ama buradaki gök kelimesini de gökyüzü, mavi veya kurttan mülhem boz ile ilişkilendirmeyin, sakın. Türklerdeki dört unsurdan biridir gök. Diğerleri ak, kara ve kızıldır. Çin’le temas artıkça bunların ortasına sarı gelip oturur. Bunlar bazan yön, bazan taraf, bazan renk, bazan da başka nitelik olabiliyor. Ak, hem batıyı, hem sağı, hem uğurluyu, hem ağacı kapsıyor. Ak çadır, törenlerde han otağının sağına kurulup dostların misafir edildiği çadır mesela. Akdeniz de ismini buralardan alır. Sarı ise toprağı, hakanı ve altını simgeler.

Türkçedeki d, t ve k, g, h harflerin benzeşikliğinden farklı okunuşları vardır darhanın. Ama ülkemizde, Sezgin Burak, çizdiği kahramana Tarkan okunuşunu seçip verdiği için, bu okunuş yaygınlaşıp bilinir olmuştur.

Şamanlık veya darhanlık, yazının olmadığı, her şeyin sözel kültüre dayandığı zamanlarda, kuşaklar boyu sürebilirliğiyle, onların etrafında toplumun yüzlerce yıllık geçmiş hikayelerini de sırtlayıp taşıdığından, halk içinde çok sayılıp sevilerek uzayıp gelmiş bugüne.

Demircilik, Moğollarda da kutsaldır. Milyonlarca insanın ölümüne sebep olan, tüm zamanların en gaddar ve en zalim lideri Cengiz hanın doğum adı, Moğolca’da demirci manasına gelen Temuçin’dir. Cengiz ise Orta Asya toplumlarının hep batıya doğru göçünü de anlamlandıran Moğolca’da deniz anlamına gelen Tengiz olan lakabından gelir. İlginçtir, bu gaddar adam meslek sahiplerinin kılına bile dokunmamış ve dokundurtmamıştır.

Dönersek mevzuya, Balat’tan Derebucak’a gelen kök dedemiz Demirci Hasan’ın ve oğlu Demirci Hüseyin’in ve oğlu Demirci Topbaş Mehmet’in ve oğlu Demirci Hasan’ın ve oğlu benim isim dedem Demirci Köse Ahmet’in ve oğlu Demirci Hafız Mustafa’nın ve oğlu dedem Demirci Mulla Mehmet’in tümünün demirciliğinden öte, benim çocukluğumda üç emmimin de körüklükleri vardı. İlk ikinci büyük olan Ali emmim terketti mesleği. Körüklüğü hala dağılmadan dursa da, kimse girmiyor oraya. Sonra en büyük emmim Hasan boşladı ve dağıttı körüklüğü. Üçüncü emmim Mustafa Kemal’in demirciliği yoktu. Askerde öğrendiği terziliği sürdürdü o. Adı da muhtemelen cumhuriyet korkusundandı. Emin emmim, dördüncüydü ve körüğü yoktu ancak kendi işini kardeşlerinin körüğünde kendisi yapardı. Çiftçiliği daha çok severdi Emin emmim; tarlaya giderken; harman sürerken; sapı, samanı, zahireyi eve taşırken, öküzlerinin çektiği kağnısının yanında sessiz ama onurlu ve özgür yürürdü. Babamın da biraz demirciliği vardı galiba, benim hiç görmediğim. Anam, ‘boban, çakıyı emmilerinden iyi yapar’ derdi. Bazen de sohbet kıvamlıysa, ‘herif, çocuklara birer çakı yapıversende, yadigarın kalsa’ der fakat babam hiç oralı olmaz, anam ola ki ‘hı’ diye ısrarını belirtirse, sağ eliyle ‘geçti o günler’ hareketi yapıp iyi demirci oluşunun konuşulmasının kıvancında gülümserdi.

Soyadımız da, sülalemizin mesleğinden gelir. Dedem soyadını almaya gidince sormuş ‘nesin sen’ diye, nüfus memuru. Demirci olduğunu öğrenince, demirci’yi biraz sakil bulmuş olsa gerek ki ci’yi atmış önce, sonra da başına bir öz kondurup özdemir olarak yazıvermiş kütüğe. Biz de soyumuza yakışan bir soyadına sahipliğimizin kıvancında tertemiz taşıyıp geldik bugüne kadar. Alamancılık çıkıp da biraz dağıtmasaydı bizi, muhtemelen caddemiz de olurdu, ama şimdilik bir sokağımız var Musalla mahallesinde, İvre’m emmimin evin karşısından amcalarıma ait yeter sayıda evin yapıldığı dede harımımıza çıkan.

İvre’m emmim, çocukluğunda bacağında oluşan bir rahatsızlığın giderilmesine çalışılırken topal kalmıştı. Rivayetler ne kadar doğrudur bilinmez ama ayağındaki başlayan ağrıyı gidermek için Eğri Ebe olarak bilinen akrabamız, demirci baltasını ağrılı bölgeye koyarak zorlamış ve muhtemelen kalça çıkığına sebep olmuştu. Kim bilir ağrı belki de çocuk felcine bağlıydı ama değil mi ki ebeceğizimiz müdahale etmişti, sebeplik üstüne yapışıp kalmıştı işte. Bu nedenle ‘Topal İvre’m’ olarak lakaplanmıştı, emmim. Ama başında hiç eksik etmediği sarığı, yüzünde tertipli sakalı ve yeleğinde köstekli saatiyle tam bir Türkmen kocasıydı, o. Aksaklığına rağmen de, sülalemizin çoğu gibi asla yabana atılamayacak bir avcıydı.

İkinci dünya savaşına vuran zamanının şartlarından mıdır, bedeni engelliliğinin aşırı içselleştirilmesinden midir bilinmez, o zamanlar için biraz geçce, yirmiyedi yaşında evlenmişti, emmim. Kendisinden oldukça küçük olan Çandırgızı nenemle sıradan ama mutlu bir yuva kurmuşlardı. Evini yaptığı yerin yarısını dedem vermişti onlara, diğer yarısı da nenemin hissesiydi Çandırelden. Beş çocukları olmuştu ama biri yani birinci mustafa daha yürüyemeden vefat etmişti. Havvana ve Gülsüm bacılarımla ikinci Mustafa ve Kasım diğer çocuklarıydı. Onlarla da hep yakın olduk biz. O kadar ki Bahattin abimle evlenen Gülsüm bacımız gelinimiz olmuştu, bir de.

İvre’m emmim çalışmadan asla duramazdı. Alamancılık çıkıp da köye endüstriyel bıçaklar gelmeye başlayınca demirc’el tahrası diye şakası yapılan körüğünde yaptığı çakılar gibiydi. Vücudunda gram yağ yoktu. Körüğe girip önlüğünü takıp kolları sıvalı olarak çalışmaya başlayınca, kol kasları sanki örs üstündeki demire vurduğu çekicin ritmine eşlik ederdi. Önceleri demirciliğin yanında biraz bakkal dükkanı işletse de ikinci Mustafa evlenip yurtdışına gidince dükkanı kapatıp ev, körük ve cami üçlüsü arasında bir hayat kurmuştu. Kendi doğrularında yaşayan, dünyayı çok fazla kafasına takıp zihnini yormayan, çalışmayı ibadet olarak gören, haram kazançtan ödü kopan bir insandı. Kendine göre iyi okurdu. Kuran, evde asla elinden düşmez, bayram ziyaretlerinde ve yaz tatillerinde bizi imtihan ettiği mızraklı ilmihalini de hep yanında tutardı. Latin harflerine devre yazı der, onu kendi imkânlarıyla öğrendiğini söylerdi. Kendince gördüğü yanlışlıklara ve haksızlıklara hiddetle müdahale etmeden duramaz, güzel ahlak üzere iş tutanları da kendince ödüllendirir, bu konuda oldukça cömert davranırdı. Çocuklar için üzümlü leblebisi veya alaşekeri cebinden eksik olmaz, delikanlılar ve erişkinlere de kendi yaptığı keçi boynuzundan saplı çakılarını verirdi. Formal bir eğitimi olmamasına rağmen özellikle gençleri doğru şeyler yapmaları için sürekli uyarır, yanına gelenlere ya da yoldan geçenlere bana yaptığı gibi dini içerikli bir şeyler sorar, sorduklarıyla onlara bir şeyler öğretmeye çalışır, onlara nasihatler eder, ispanyol paçalıları ve uzun saçlıları tatlı tatlı fırçalar, iş yaptırmaya gelenlere körük çektirmeyi de ihmal etmezdi. Çakının yanında keser, balta, nacak, çapa, orak, maşa, felk, saban ve pulluk demiri, eğşeri ve çivi, hamır kisireni, kül küreği, övendire obusası, saç ayağı, pas darı tavası, canavar tuzağı, öküz ve at nalı, yaptığı günlük kullanım araçlarıydı. Ayrıca, bortalar için kilit ve anahtar, sandıklar için kelepçe, yine sandıklar ve kapılar için gullap, kapılar için kol, sürgü ve ireze, yün ve kıl çekmek için tarak, hayvan bağlamak için sikke, kağnılar için iğ demiri, kağnı tekerleri için ketez, semerler için kocacık diğer yaptıklarındandı. Bu ürünlerden ihtiyaç olanlarına ağaçtan saplarını da hazırlar, hatta ikili diğren ve üçlü mindanatı da eklerdi. Kağnı tekerini yaptığını görmedim ama, öküz nalladığını görmüşlüğüm çoktur.

Cumartesi pazarı olmaksızın, dini bayramlar hariç, çalışma saatlerinde körüğü ve ikindi akşam aralığında dükkanının duldası, sadece bir işyeri değil bazan bir kıraathane, bazan bir muvakkıthane, bazan bir dersane, bazen bir telgrafhaneydi. İşi olan işi için, olmayan da sohbet ve muhabbet için gelirdi. En taze haberler orada konuşulur, en girift aile meseleleri orada çözüme kavuşturulur, hayvan ve tarıma dair yapılacak dönemsel işler orada kararlaştırılır, bir takvim yaprağının ardı veya ilmihal kitabının bahsi orada söze dökülürdü. Gelenler körüğün çekilmesine de yardımcı olurlardı, bazan emmimin ‘gel bakalım’ komutuyla demirin dövülmesine de. Körüğün yağsızlıktan inleyen derisinin sesi, borusunun ucundan üflenen havanın sesi, havayı alınca ocakta hızla köze dönüşen kömürün sesi, örs üstünde kızarmış demire vuran çekiçin sesi birleşir, ortamı doldurmuş dumanın ve isin kokusu ve tadıyla harmanlanır, pencereden vuran ve değdiği, duvarlara tavanlara asılmış ne olacağını bekleyen, muhtelif demir parçalarını, olduğundan daha gizemli ve kıymetli hale getiren loş ışığın altında, kökü bin yıllara varan bir kutsal ayin atmosferi yaratırdı. Babam gibi onun da ajans dinleme alışkanlığı vardı ve philips marka radyosu körüğün ışık giren o tek penceresinin içiydi.

Zamanına göre Derebucak’ın ustasından öte sanayicisi olan emmim, hayır hasenata da düşkündü. Yaptığı işlerde dulu, yetimi, yoksulu gözetirdi. Eski musalla camisi yapılacağı zaman, yerini Güdüğelden satın alıp bağışlamıştı.

Köy hayatının doğası gereği tarla, bostan, bahçe işleriyle uğraşıp ailesininin kendi kendine yetmesi için gayret sarfetse de onları çocuklara ve eşine bırakıp mesleğine yoğunlaştı ve mesleğini bırakmayı hiç düşünmedi. Yaptığı işin ağırlığından asla şikayet etmedi. Değişen dünyaya bakıp yaptıklarından asla gocunmadı. Talep azaldı diye hep yaptığını yapmaktan vazgeçmedi. Bir gün körükte o örsünün başında, ben kapı girişinin hemen solundaki müşterilerin oturduğu çapraz yüztahtasına oturmuş sohbet ederken, bir şeyler aradığı eski tahin helvası leğeninde eline alamancıların getirdiği solingen marka kırmızı saplı ucu kırık bir meyve bıçağı geldi. Kim bilir kim getirip atmıştı bir şeye yarar diye. Pencerenin kenarına oturdu. Cebinden pamuk mendilini çıkardı. Sarığını biraz geriye iterek alnının ve yüzünün terlerini sildi. Meyve bıçağını enine boyuna bir güzel inceledi. Sol eliyle sapından tutup sağ elinin baş parmağıyla tamlısını çekip bırakarak titretip seyretti ve bana bakmadan ‘yapıyorlar emmim be’ dedi. Muhtemelen o tamlının titreme süresinde ta babasının körüğünden kendi körüğüne, yaptığı ve her birine kendisince yapıldığını belirlemek üzere, özenle tamlının perçine yakın yerinde dört eğri çizgi ve oradan uca doğru giderken kısa, uzun, kısa olarak üç çizgiden oluşan damgasını vurduğu, tüm çakıları zihninden geçirip kıyaslamıştı elindekiyle. Sonra ayağa kalkıp sarığını düzelterek yaptığı işine Rabbinin huzurunda ibadet eden bir mü’min kıvamında devam etti.

Son yıllarda çok görünmüyorlar; eskilerde bahar sonunda görünüp, yaz boyu kaldıktan sonra güz önünde giden, abdallar dediğimiz, kavruk insanlar, köy yakınlarında suya çok uzak olmayan yerlere aileleriyle beraber gelip otururdu. Bu sürede Derebucak ve çevre köylerdeki düğünlerde davul zurna çalarlar; söğüt dalından veya kamıştan köfün, sele, sebet örüp satarlar; nadiren kalaycılık yaparlar; ya da köylülerden yiyecek, içecek, giyecek toplayarak nafakalarını sağlarlardı. İnsanlarımız bunlara genel olarak acıma hissinin baskısında müsamahayla bakar ve varsıllar varlarından yoksullar yoklarından bir şeyler vermenin gayretinde olurlardı. Bu insanlarımızın da dini yönlerinin zayıflığı konuşulurdu. Bir gün bunlardan bir genç gelip emmimden bir çakı ister, ücreti mukabili. Amcam da bedava vermek ister ama kırmak da istemez ve ‘bir sübhaneke okuyuver de al get çakıyı’ der. Genç biraz direnir falan ama olmayınca oturur sübhaneken başlar elemtereden çıkar. Emmim biraz mahcup ala saplı bir bıçak seçip uzatır ona. Bu sefer genç ‘bir soru da ben soracam, dayı’ der, ‘bilirsen alacam’. Emmim kendi ısrarının utanmasında mecburen ‘sor bakalım’ deyince ‘yönün kıbleye gelmeden, alnın yere gelmeden nerelerde namaz kılınır?’ der. Emmim ıkınır sıkınır ama cevap veremez. Genç, ‘dayı’ der, ‘abdalız diye bizimle oynama. Ver çakımı da gideyim’ ve cevabı bile vermeden çakıyı alıp gider. Geriye emmimin sessiz ama derin mahcubiyeti kalır. Üstüne bir de Emin emmimden ‘bize hoca geçinirsin ama abdal oğluna böyle rezil olursun’ çıkışması gelince mecbur kalır eve abdest tazelemeye gidip soluklanmaya.

Ama oldukça aydındı emmim. Bahattin abim Güssün yengemle resmi nikahını belediyede o yıllarda muhasiplik yapan Mustafa Güner eniştemize kıydırmış. Babam dini nikahta isteyince emmimden izin almaya gitmiş mecburen. Emmim ‘kim kıyacak’ diye sormuş, Güner eniştenin cemaat arkadaşı da olan o yılların efsane hocasının adını duyunca gülümseyip ‘Güner’in nikahı daha muteberdir ondan, ama bizim oğlana laf anlatamayız şimdi’ deyip vermiş onayı küçüklüğün zorunda.

Emmimin oğullarından, yeğenlerinden ve damatlarından demirciliği benimseyen, hatta heveslenen bile kimse çıkmadı. İkinci Mustafa körüğe girmekten hoşlanmaz, daha çok dükkanda dururdu. Evlenince de kaçtı gitti zaten. Kasım, okuyup memur oldu, çağa uyup. Büyük damadı Seyfi amcam tüfekçilikten alamancılığa geçti. Kendisi her ne kadar mekanik araç gerece düşkün olup evinin altını her nevi elektrikli cihaz ve tornavida, anahtar, çekiç, keski, testere, zımpara ve benzeri hırdavatla doldursa da körüğün kapısını dahi açmadı. Emmimin son ümidi, ikinci damadı olarak memurluğu tercih eden abimdi. Söz dolanınca ‘Bahattin’den biraz umudum var’ derdi; emekli olunca dönüp gelip körüğü açacağını düşünerek. Ama ondan da bir gayret çıkmadı, maalesef.

Bir yaz günü kahvaltıya gitmiştim emmimele. Yemekten sonra mutfaktaki minderlere oturup konuştuk biraz, ak dağdan, kara dağdan. Sonra vurduğu bir tavşanın vurulmuşluğunu ve barsaklarının sağa sola saçılmışlığını görünce nasıl pişman olup avcılığını bitirdiğini anlattı ağlayarak. En sonunda eskileri hatırlatıp yenilerle kıyasladığını dışa vuran derin bir nefes alarak ‘emmim’ dedi ‘biz ömrümüzde çok şey gördük, çok şey geçirdik; artık bizim ölmemiz lazım’. ‘Estağfurullah emmi’ dedim ‘Allah, seni başımızdan eksik etmesin’. O, hep yaptığı gibi öğle abdestini almak için çıktı, ben de kalkıp bizim tarafa yürüyüp eve geldim. Öğleden az sonraydı abim aradı, telefonla. ‘Amcam sekerat halinde, çabuk gel’ deyip kapattı. Gittim, ikinci Mustafa Kuran okuyordu. Seyfi amcam bir taraftan mendilin ucuyla dudaklarını zemzem olduğunu düşündüğüm bir sıvıyla ıslatıyor, bir taraftan da eliyle yüzünü yelliyordu. Beni görünce ‘emmim, ne yapacaksın’ dedi doktorluğumu düşünüp umarsızca. Ben de sabahki duasını hatırlayıp ‘dua edeceğim, amca’ dedim. Amcam öldü. Zor zamanlarda, zor şartlarda, zor bir hayat sürmüştü. Kolayca ve dimdik ölüverdi. Aynı gün dedesinin, babasının, anasının ve oğlu birinci Mustafa’sının yöresine defnettik onu, kim bilir kaç asırdır süren soy mesleğimiz demircilikle beraber.

Kızı Havvana bacım, Almanya’da çocuklarının yanındaydı. Eşi Seyfi amcam ‘sen telefon et de, söyle’ dedi, haberi daha yumuşak ileteceğimi düşünerek. Kafamda dört beş tane senaryo yazdıktan sonra telefonu açtım. Selam verdim, o da aldı. O anda kafam allak bullak oldu; bir yumru geldi ümüğüme çöktü; tüm senaryolarım silindi aklımdaki; nasılsın demeyi bile aklemeden boğuk bir sesle ‘bacı’ dedim, ‘emmim öldü’; bacım ‘bobacığım’ diye çığrınırken, ben gözlerimden süzülen yaşların hızında telefonu kapattım. Ve bir daha hiç kimseye ölüm haberi vermemeye yemin ettim.

Hayırlar feth ola; şerler def ola; akıbet hayrola..

0 0 Oy
Değerlendirme
Abone ol
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz. Anladım

0
Düşüncelerinizi lütfen yorum yaparak paylaşın!x
()
x