Giresun Haberleri

Harmanda Rüzgar Var

0 164

Yıllar, yıllar, yıllar önce altmışlılar ismiyle bir grup oluşturulmuştu. Grup, her ay bir pazar sabahı uygun büyüklükte bir otelin salonunda selfservis kahvaltı yapıyor, sonrasında da o günün şartlarında muteber bir misafir konuşturulup düşüncelerini paylaşması sağlanıyordu. Müteakiben de dinleyicilere bir kaç soru sorma fırsatı veriliyordu. Katılanlar, daha doğrusu katılmak için davet edilenler, bindokuzyüzaltmışın iki eksik veya üç fazla etrafında doğup büyümüş, yetmişlerin sonu ile seksenlerin başında üniversitede okumuş, geleceğe dair beklentisi ve fikri olan, genç insanlardı. Nerdeyse hepsi, en azından bir baltaya sap oldular yıllar içinde. Bizim sağlıkçılardan da yaklaşık on kişi vardı.

Önce Fatih’te Berr Otelde bir araya geldik, sonra da Gayrettepe’de Büyük Sürmeli otelde. Sanki bir otel daha kullandık gibime geliyor, ama isme de dökemiyorum onu.

İlk toplantılarda, henüz görmemişliğin ve alışmamışlığın etkisinde ‘müslüman adam yıldızlı otellerde toplantı yapar mı’ diye düşündüm biraz. Konuyu yakın arkadaşlara açtığımda, inanılmaz tepkiyle karşılaşınca susup oturdum. Bembeyaz patiska kumaşların bolca serilmişliğinin kıvrım ve büklümlerinin arasına her biri kendine mahsus kaplar içinde sunulan ve herbirini sadece ona ait kaşık, çatal, bıçak, kepçe ve maşalarla aldığımız kahvaltılıklar da benim gibi köy soylular için hayli çok ve lükstü, o günler için. Hele çok nadir sofraya geldiğinde, hemen uzanıp elle alınan ve yaşına en yakın kardeşin veya arkadaşın kafasında gülerek kabuğu kırılan haşlanmış yumurta için konulmuş özel maşa çok dikkatimi çekmişti.

Hatta güzel bir hikayem de vardır bu konularda, sonraları hep anlata geldiğim. Yanlış hatırlamıyorsam Büyük Sürmeli oteldeydik. Masa da sekiz kişiyiz. Göz ucuyla herkesin tabağına baktım, benden başka çeşit alan var mı diye. Herkes nerdeyse aynı çeşitleri almıştı. Siyah zeytin, beyaz peynir, domates, salatalık, haşlanmış yumurta, reçel, ekmek. Oysa tezgahta pişmiş, haşlanmış, kızarmış ya da doğalından onlarca çeşit vardı. Dayanamadım ‘ya arkadaşlar’ dedim ve devam ettim, ‘bizim bu köylülüğümüz başımıza bela. İkiyüz kişinin içinde, dışarda da beraber olan insanlarız, ama her toplantıda birbirimizi bularak aynı masaya oturup, sosyal ortamda bile asosyal bir davranış sergilememiz yetmiyor, bir de üstüne evlerimizde yediklerimizin dışında çeşit de almayarak başka bir tutuculuk gösteriyoruz.’ Sonra da ‘Biz nasıl kıracağız kabuğumuzu?’ diyerek sürdürdüm, her sabah yediklerimi bir kez daha yemeye.

Arkadaşlar ne cevap verdiler, hatırlamıyorum ama biraz sonra baktım arkadaşlardan biri, bizim diyarlarda top tas denen kaplara benzer porselen bir tabağa bir şeyler doldurmuş geliyor. Oturdu masaya, başladı kuruyemiş gibi cornflakes yemeye. Dayanamadım, ‘Allah’ın köylüsü, git de sütünü, şekerini koy onun’ diyerek homurdandım. Süt koyup gelince yüzüne baktım ‘nasıl oldu’ der gibi, gülümseyerek ‘böylesi daha güzelmiş’ dedi.

Ama çağrılan konukların kalitesi, bu yemek fasıllarını unutturacak kadar yüksekti, benim için. O günlerin cumhurbaşkanı rahmetli Turgut Özal, rahmetli Necmettin Erbakan, rahmetli Aydın Menderes, rahmetli Mahir Kaynak, Cengiz Çandar şimdi kolaylıkla hatırladıklarımdı. Erbakan hocanın geldiği toplantıda, kendisi hep olduğu gibi biraz geç gelip, sözü de biraz beklenenden fazla uzayınca, moderatörlüğünü yapan arkadaşımızın gösterdiği biraz değişik yaklaşıma, özellikle Refah partisine yakın arkadaşlar tepki koyup, bir de tüm üyelere yazılı bildiri gönderince sır çatladı ve grup dağılıverdi maalesef.

Halbuki bayağı faydalanıyordum ben bu toplantılardan ve gelen konuklardan. Her birinden sonra ufkum biraz daha aydınlanıyor, yeni bir şeyler okuma telaşına düşüyordum. Ayrıca hem yeni arkadaşlar ediniyor, hem de kahvaltıma yeni çeşitler ilave ediyordum. Bir de tabi, bu üst düzeyden devletlular ve yazar-çizer takımını dinlemişliğin cakasını da satıyordum.

Bu toplantılardan aklımda en çok kalan, İbrahim Özal arkadaşımızın sorduğu soruya, 9 Martçıların arasına sızarak bu grubu deşifre edip Amerikan ve NATO güdümlü Milli İstihbarat Teşkilatının kadrolu görevlisi olduğu açığa çıkan Mahir Kaynak’ın verdiği cevaptı. ‘Türkiye’nin fırtınalı yıllarında aktif ajanlık yaptınız ve deşifre oldunuz. Sonra üniversite öğretim üyesi olarak, sivil bir hayat sürerken, hiç kimsenin yapmaya cesaret edemediği analizleri dile getirdiniz. Bugün de hala dinleyenleri bile ürküten derin söylemleriniz devam ediyor. Siz hiç bir şeyden ve hiç kimseden korkmaz mısınız?’ diye sormuştu İbrahim.

‘Yani sizi niye öldürmüyorlar, diye soruyorsun bana’ diyerek topladı soruyu Mahir Kaynak ve ‘demek, konuştuklarımdan fayda görenler, konuştuklarımdan zarar görenlerden daha güçlü ki, beni koruyorlar’ diyerek bitirdi. ‘Onlar kim’ sorusunu ise gülerek karşıladı ve ‘artık onu da siz bulun’ deyip kapattı soruyu. Gerçekten isimli isimsiz, makamlı makamsız binlerce insanımızın, sağcı solcu yaftalamalarıyla, kışkırtılmış cellatlar tarafından öldürüldüğü yetmişli yılları değil canına, adına bile bir saldırı olmadan geçirmişti kendisi.

Bütün bunlar geçti gözlerimin önünden hızla, Doğu Perinçek’i televizyonda izlerken. Altmışlarda Dev-Genç başkanlığıyla yola çıkan Perinçek’in hayatı herkesin okuması gereken bir hikaye. Hep uçlarda gezen, olmadık işlere imza atan, kaç kez hapse girdiğini belki de kendisi bile unutan, her zaman kendisinden söz ettiren ve her zaman her şey hakkında söz eden bir adam. Geçmişte yaptıklarından iki şeyi buraya da taşımak isterim. Birincisi, Mehmet Eymür’ün hazırladığı Milli İstihbarat Teşkilatına ait bir iç raporu edinip dergisinde yayınlayarak, mukaddes devletin kurum, kişi ve süreçleriyle ilgili bilgilerin ortalığa dökülmesini sağlamasıdır. İkincisi ise, ayrılıkçı örgüt PKK’nın Bekaa’daki kamplarında Abdullah Öcalan’ı ziyaret edip beraber fotoğraf çektirerek bunu kendi gazetesinde yayınlamasıdır. Bunlar, onun içerde ve dışarda nasıl bir ilişki bütünü içinde yer aldığını ve kollarının nerelere uzanabildiğini, en azından bana gösteren patognomik vakalardır.

İşte bu Perinçek, bugün normalde saf tutacağı cepheyi görece satmış ve fethullahçılığa karşı yapılanları ‘tarihte yobazlığa karşı verilen en büyük mücadele’ olarak tanımlayıp, bu çabayı nerdeyse tek başına ortaya koyan Recep Tayyip Erdoğan için ekranlarda ölümüne kavga veriyor. Bu haliyle de, sadece geçmişte gericilerin partileri olan Nizam-Refah çizgisinin devamı görülen Adalet ve Kalkınma Partisiyle değil, Dev-Genç ve İşçi Partili yıllarında boğaz boğaza geldiği Ülkücülerin kadim partisi Milliyetçi Hareket Partisiyle yan yana düşüp aynı fotoğraf karesinde buluşuyor. Hem de, hep görmeye alıştığımız keskin, müdahaleci ve kavgacı üslubunu bırakmış, sözün kendisine gelmesini sabırla bekleyen tam bir kelam-ı kibar efendisi portresi oluşturarak.

Bakalım alemlerin Rabb’i, kalan ömrümde bana daha neler gösterecek; hangi buğdaylar, hangi tınaslardan savrulup, hangi çeçlere düşecekler?

Bense, and içmişim bezm-i elest’te belâ diyerek, her şartta ekip dikmeye ve yiyip içmeye devam edeceğim. Yerim belli, yurdum belli. Müsait olan herkesi beklerim, efendim.

0 0 Oy
Değerlendirme
Abone ol
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz. Anladım

0
Düşüncelerinizi lütfen yorum yaparak paylaşın!x
()
x