Giresun Haberleri

Hep Nisan Olsun Zaman

0 13

Hangi yıldı hatırlamıyorum, oturduğumuz mekana her günkü gibi Ahmet Kekeç avdet edince, gözlerimin içine bakarak ‘adammışsın be sayın Özdemir’ dedi. En az onbeş yıldır, haftanın yarıdan fazlası gününde, her akşam görüşüp, evrene, ümmete, ülkeye, devlete, insana dair her şeyi tıllım tıllım dağıtıp didik didik ettikten sonra, bana bugün daha farklı baktırken nedir diye meraklanarak daha çok espri anlarında kullandığım hitabımla ‘hayrola Kekeç abim’ diye sordum. Elindeki kitabı uzatıp ‘sana aldım’ dedi. Nurettin Durman’ın Beylerbeyi Günlükleri’ydi. Daha önce görmemiştim.

Nurettin abiyle ilk tanışıklığımız, öğrencilik yıllarımızda okuduğumuz dergilerden olmuştu. Seksenli yıllardı. Biz gençliğimizin ve cahilliğimizin verdiği güçle alışılagelmiş tüm sistemleri, kurumları, kuralları, yapıları, kavramları, insanları hallaç olmuş atıyorduk. Kendimiz dahil her şey nasibini alıyordu. Modernizmin baskısında ve geri kalmışlığın kıskacında kavrulan aklımız, zamanı yay etmiş, bedenimizi de kiriş, eline alanın salladığı tokmakla nasibi olan nasibine düşeni mutlaka önünde görüyordu. Ramazan ne zaman başlar, Cuma hangi şartlar olmazsa kılınmaz, ikindi namazı asr-ı sanide mi kılınır, rabıta niye küfürdür, dar’ül harpte hukuk nasıl belirlenir gibi bugünden bakıldığında anlamlı anlamsız bir sürü mevzu üstünden bahis açıp yol çıkarmaya çalışıyorduk.

İşte, o yılların çok okunan dergilerinden Aylık Dergi’nin bir sayısında, tam kafamıza göre bir şiir vardı, hemencecik ezberleyiverdiğimiz.

Hocaefendi kalas
düştü ses, gümbürdedi ortalık, bizse kös kös
karbondioksit alıp oksijen saldıklarını
vereme bile şifa olduklarını ağaçların
yanmış kubbesi onarılmaktadır’

Beylerbeyi camisinin kubbesi yanmıştı yakın zamanda. Merkezden gönderilen hutbelerse ya gündemi yakalıyordu ya da kel başa şimşir tarak oluyordu. Şair de bir şiirle düşmüştü notunu, duruma dair. Ama bize de yıllarca kullanageleceğimiz bir mermi vermişti, hutbelerin kofluğunu, hocaların boşluğunu, cemaatın hoşluğunu döküveren satırlara.

Sonrası, yıllardan ötede geldi. Memuriyetten istifa edip Zeytinburnu’ndan Üsküdar’a taşınınca, berber arayışımıza Murat Çekin çare olmuştu, Beylerbeyi’nde Küplüce’ye çıkan caddenin hemen başında sayılabilecek bir dükkana götürerek beni. İki koltuklu bir dükkandı. Büyük değildi, ama küçük de sayılmazdı, o yıllar için. Cadde tarafı tamamen camdı, vitrin gibi. Kapı da o yandaydı. Girişte sağda demir ayaklı ve muşamba oturaklı bekleme sandalyeleri, sol tarafta koltuklar. Koltuklardan iç tarafta olanda ganyan düşkünü Mustafa vardı berberlik eden, cam kenarında da Nurettin abi.

Dükkan Nurettin abinindi. Bingöl’den çocuk yaşta çıkmıştı. İlkokuldan sonra okumaya şartları elvermemişti, ama bir kaç farklı denemeden sonra ekmeğini çıkaracağı bir meslek edinmişti. Ötesini şiire vermişti. O yıllar, Üsküdar’ın şair, yazar, gazeteci taifesinin bol olduğu yıllarıydı ve hepsi öyle ya da böyle bu berber dükkanının müdavimiydi. Söz arasında benim ancak adını duyduğum insanların gelişinden konuşulurdu. Sadece Üsküdar ve İstanbul entellektüelleri değil Anadolu’da yaşayan edebiyat düşkünleri ve mensupları da burayı biliyor ve sebepli sebepsiz uğruyordu. Değil Türkiye’nin ve ümmet coğrafyasının, evrenin kalplerinden biri burada atıyordu. İlk şiirler burada okunuyor, ilk kitaplar burada koklanıyor, ilk dergiler burada görücüye çıkıyordu. Benim gibi savruklar bile buraya boş girip, zihinleri ve elleri dolu çıkıyorlardı. Yapılan tatlı sohbetlerden dem tutmamak ancak sağırların hakkıydı ve Nurettin abi traşı tamamlayıp yolcularken beni, mutlaka ya bir dergi, ya bir kitap tutuşturuyordu elime.

En güzel anlarsa, hemen dükkanın karşısında, hayatı, belki Osmanlı’dan Cumhuriyet’e evrilirken kesilen damarların üzüntüsünde kurumuş, belki de yüzyılların içinde yaşamışlığın üstüne yanıbaşından geçen araçların egzoz gazlarının etkisinde yitirmiş dallarından sonra, kalan tek dalıyla süren çınarın, etrafındaki küçücük alanda, dükkandaki kışın ısınmak için, ama her zaman traş sularını ısıtmak için kullanılan küçük tüpgaz ocağının üstünde demlenmiş çayları yudumladığımız anlardı. Ötesi, ikindi üstlerinde caddeyi yürüyerek geçip denize vasıl olunca karşılaşılan, tahta sandalye ve tahta masalardan mürekkep çay bahçesinde, iyot ve balık kokusu içinde, boğazın dalgalarına ve geçen gemilerine bakarken edilen hal hatırlar, yapılan sohbetler ve içilen çaylardı.

Nurettin abinin, berberliği sevdiği söylenemezdi. Ama kör boğazı ve evlad ü iyalin ihtiyaçları onu mesleğine mahkum etmişti. Bunca dosttan bir babayiğit de çıkmamıştı, derde derman olacak. Belki de herkes ürkmüştü en ufak bir değişikliğin, bu büyük öbeklenmeyi oluşturan devinimin tılsımını bozup, sırrını çatlatmasından da, dokunamamışlardı. O, öğleye kadar dükkanın hemen karşısındaki evinden inmez, okuma ve yazmayla meşgul olurdu. Öğleyi camide kılar ve traşa başlardı. Ta, işini bitiren veya mesaiden çıkan dostlar bir bir dökülmeye başlayıncaya kadar. Onlar gelince sohbet başlar, müşteriler Mustafa’ya kalırdı. Bana izin vermişti Nurettin abi, evden çıkıp işe giderken traş olacaksam, telefonla çağırma hakkım vardı, çok istismar etmeden kullandığım.

Nurettin abi, haftada bir gün de gazetede yazardı. Bazan gazeteye gitse de çoğu zaman yazısını fakslardı. Sonraları bir faks makinası geldiğini hatırlıyorum sanki dükkana, ama önceleri, faksı olan bir komşudan geçerdi yazıyı. Bazı bazı tıp merkezine de gelirdi, faks göndermek için. Muhtemelen ziyaretine sebep ederdi faksı. Bizimse, ziyadesiyle şereflendiğimiz günlerdi o günler. Bütün ısrarımıza rağmen çok kalmaz, en fazla iki çaydan sonra kalkardı. Yürüyerek gelirdi, yürüyerek giderdi. Arabayla bırakmamıza izin vermez, ‘binecek olsam dolmuş kapıdan kalkıyor, kapıdan geçiyor’ derdi. Üsküdar-Küplüce-Güzeltepe dolmuşlarıydı konuşulan.

Değişik dergilere gönderirdi şiirlerini. Hangisine göndereceğini şiirini beğenmesine göre olduğunu hissederdim, anlatmalarından. Bazan şiirinin çıkacağı dergiyi beklerdi, askerdeki nişanlısını bekleyen kızlar gibi, ya da alamanyadaki kocasını bekleyen bizim köyün kadınları gibi. Oysa kurye kargo yoktu o zamanlar. Cağaloğlu’na gidecek birine ısmarlanırdı istenenler, ya da Beylerbeyi’ne gidecek birine emanetlenirdi. Dergi gelince hızla sayfalarını karıştırır, bulamazsa ‘basmamışlar’ derdi usulca. Bu bir kelime de bin umudun ağırlığını duyumsardım. Hiç sesimi çıkarmazdım o anlarda. Hüznü ona bırakır, ben içimden bütün yörüklüğümle kalaycılığa çıkardım. Ama eğer basılmışsa, pencerenin önünde dikilir, camla kendi arasında kalıp üstünde dergilerin, kitapların yığılı durduğu uzunca rafın yanında, dışardan gelen tüm aydınlığı sayfaya toplar ve seyrederdi. ‘Abi, okur musun’ dediğimde ‘ben yazdım, sen okuyacaksın’ deyip keserdi ısrarımı. Yıllar sonra Altunizade Kültür Merkezi’ne gittim Nat-ı Şerif Okumaları adıyla yapılan etkinliği dinlemek için. Nurettin abinin kendi ağzından şiirini ilk orada dinleyebildim ancak.

Hep Kardelen’den söz ederdi, bazı arkadaşlarıyla beraber çıkardıkları. Ben o yıllara yetişememiştim. Zaman zaman ‘abi, yeni bir dergi çıkarsanız ya’ dediğim olmuştur ama Düş Çınarı’nı çıkaracaklarını söyleyince ‘abi, arka sayfa bizim’ dedim, ‘sen yeter deyinceye kadar her sayının arka sayfasında tıp merkezinin tanıtımı olacak’. Bunu da öğrencilik yıllarında okuduğumuz Mavera’nın arka sayfasını dolduran Akıncı Branda’dan ilham almıştım. Seksenli yıllarda gördüğüm reklamın sahiplerini, doksanlı yıllarda tanımıştım. İlhan ve Alaaddin Akıncı’lar güzel ve hayırsever insanlardı. Alaaddin abiyle ancak tanıdık olduk ama İlhan abiyle dost olmuştuk. Rahmetli mükemmel bir insandı. Erken aldı Rabb’im yanına. Çocukları da güzel insanlar. Burhan’la haberleşiriz hala.

Gerçekten de her sayısında olduk Düş Çınarı’nın. Altında oturduğumuz çınarın çizgisel bir resminin de adına eşlik ettiği dergi, sadece Nurettin abinin elli şu kadar yıllık ömrünün bir durağında ilgilendiği bir derginin çok ötesinde, gerçek hayata taşınacak düşlerinin biriktirilip sayfalarına asıldığı heybetli çınarıydı. Dergi, bizim için de önemliydi. Hakka, hakikate ve adalete varacak düşsel yürüyüşümüzde bir adımımızdı. Üç yıl boyunca devam ettik. Son sayılarında aksaklık başlayınca birazcık cesaret vermeye de çalıştım devamına ama olmadı, olamadı. Ne kadar zorlasam da hiç anlatmadı ama insani kaprislere yenik düştü, sanırım dergi. Nurettin abi yayını durdurdu.

İşte Ahmet Kekeç’i bana iltifat ettiren sebep, Nurettin abinin Beylerbeyi Günlükleri’nde bu süreçle ilgili değindiği bir kaç satırdı. O gece bitirdim kitabı. Nasıl mutlu oldum bilemezsiniz, kendimi bir kitabın satırlarında görünce. ‘Bakın’ dedim çocuklarıma ‘babanız tarihe geçti!’ İpsiz sapsız yaşanmış bir hayatın, zamanla sürtünmesinden doğan bir kıvılcım, ebedi bir eserin sayfalarında harflere dönmüştü. Bundan öte ne vardı ki ben faniyi mutlu edip sevindirecek. Keçilerimizi yaydığımız yaylanın pınarı başında, ekmeğimize düreceğimiz soğan cücüğünü bulmuştuk, sadece peynir umarken.

Düş Çınarı’ından sonra az görüşür olduk Nurettin abiyle. Dükkanı kapatıp kendini sevdiklerine verdi. Oldukça da verimli oldu. Kitaplar kitapları takip etti. Çok nadir uğradı bize. Belki de bizi bulamadı kendi hay huyumuzun içinde cebelleşirken. Ama karşılaştığımız gelişlerinde hep yeni bir kitabı oldu elinde, bize hediye edeceği. Sevindik değer bulmaktan.

Bir gün Ay Vakti geldi. Onun orada olmaklığını duyunca onu da sevdik, istediğinizce sizinleyiz dedik onlara da. Hala da beraberiz. Okul öncesi baba evinde Bizim Anadolu gazetesinde Fenerbahçe haberleri ve Türkmen Kızı şiirleriyle başlayan ve ilkokulda sınıf kitaplığında bulduğum Kemalettin Tuğcu romanları ve Eflatun Cem Güney masallarıyla devam eden okurluğumuz, sürdü geldi bugüne. Hala da severim okumayı. Yazanları ise daha çok severim. Hep onlarla muhabbet etmek isterim. Kim bilir belki bir gün benim de bir yazım çıkar bir dergide de, sevine kalırım.

Şimdilerde çok sıkılınca, bir Nurettin abi şiiri açıyorum. Yavaş yavaş içimden okuyorum önce. Sonra kısık sesle ve en sonunda yüksek sesle. Her kelimeyi görüyorum. O anda ne düşünmüştür ki şair, bu kelimeye bindirmiştir yükünü diye düşünüyorum. Hüznün, umudun, aşkın ve kavganın harmanlanarak burgu burgu uzayan yörüngelerde dolaşan dünyalar olarak görürüm onun şiirlerini. Hep hayata dair, hep hayata çağıran, hep hayatta tutmaya çalışan üstüncü yakarışlar. Asla teslim olmayan, her şartta direnen, direnmediği anlarda dahi bilenen bir aklın haykırışları. Her şeye karşı duyarlı ayrıca. Gönül coğrafyası tüm yeryüzünü kuşatıyor. Zihni saf, temiz ve parlak. Yüreği tüm masumları, mazlumları, madunları saracak kadar geniş ve sevecen. Nurettin abi o maksatla mı yazmıştır veya başka okuyan o maksadı mı anlamıştır bilemem. Bilmek de istemem. Ben aldığım usareden memnunum.

Rabb’im ömrünü uzun etsin onun; ayağına taş değdirmesin, başına dert kondurmasın; hep yazsın hep yazsın, ta ki biz okuyalım. Onunla ve onun satırlarıyla hitama varalım bu gün:

‘Hayat derin ve karanlık bir kuyu gibi
Gözünüzün içine baka baka
Alıp götürüyor sarışınlığınızı
Kekremsi bir ten ile yaşıyorsunuz
Şehir azgın bir boğa gürültüsüyle
Göğsünüze çöküyor
Sizi tutuyor nedense
Bakışlarınız nemleniyor
Eylül oluyor kalbiniz.’

0 0 Oy
Değerlendirme
Abone ol
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz. Anladım

0
Düşüncelerinizi lütfen yorum yaparak paylaşın!x
()
x