Giresun Haberleri

Masal Evlerim

0 5

İlkokuldan sonra üniversiteyi bitirinceye kadar, öğrenci yurdunda kaldığım ikibuçuk yılın haricinde hep öğrenci evlerinde yaşadım ben. Eğitsel, kültürel ve sosyal birikimlerinin edinildiği, kişilik özelliklerinin kazanıldığı, çevre tanımının belirginleştiği bu dönem, insan teki için çok önemlidir. Tüm sosyolojik topluluklarda bu yıllar bireyin geleceği ve dolayısıyla ferdi olacağı toplumun geleceği için mümkün olan en iyi şartlarda değerlendirilip koşullandırılıyor aslında. Bu yıllarda ne yapılır ne edilir ve ne biriktirilirse kalan ömürde de onlar harcanıyor. Ülkemin genel ve özel koşullarının gerçekten kötülüğünün ve geriliğinin içinde, ben bu yıllarımdan çok kazançlı çıktığımı düşünmüyorum. Yine de kendi yıllarımı, şimdilerde imkanların ve fırsatların görece iyileşmişliğine ve gelişmişliğine rağmen, kendi yıllarını sosyal medya mecralarında hovardaca harcayan zamane veledlerine sunmadan da duramadım. Elbette okuyup yazarak kendi geleceğini inşa eden çocuklarımıza ve gençlerimize değil sözlerim. Onlar, yarınlara dair umudumuz.

İlk evimiz kerpiçti. Konya’da halen Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü olarak kullanılan, o yıllarda Yeniden Millî Mücadele grubunun Selçuk Yüksek Tahsil Talebe Yurdu olan bahçeli tarihi binanın karşısında bulunan özellikli bir insan topluluğun yaşadığı Doğanlar mahallesinin ana giriş sokaklarından Aybastı sokağın başında sağda ikinci yapıydı. Kapıdan girer girmez başlayan dört veya beş basamaklı beton bir merdivenle sahanlığa inerdik. Girişin tam karşısında küçük bir avluya açılan kapı vardı. Sağda, başta imam Hatip Lisesinde okuyan üç Ereğlili ve bir Karapınarlı arkadaşın kaldığı büyükçe bir oda, onun bitişiğinde Yüksek İslam Enstitüsünde okuyan Esed ağamla benim kaldığım bir küçük oda ve onun da ötesinde yatılı misafirliğe gelenlerin kaldığı, ama genelde salon olarak kullandığımız bir büyücek oda daha bulunuyordu. Soldaysa, sırasıyla küçük bir mutfak, tuvalet ve banyo vardı. Odun ve kömür bunların kapılarının açıldığı koridorun sol tarafına duvar boyunca yığılırdı. Odaların dışında zemin yalapşap atılıp öylesine düzlenmiş çimentoydu. Odalarsa ahşaptı.

Basık, sobalı, toprak sıvalı, kireç badanalı, çatısı her yağmurda akan bu evde bir buçuk yılım geçti. Okuduğum Konya Maarif Kolejine, -ki kaldığımız evle hiç uyumlu olmayan, o yıllarda ülke genelinde sadece yedi adet olan ve Amerika’yla gelişen ilişkiler çerçevesinde kurulmuş bulunan, kalburüstü bir okuldu o zamanlar- evden çıktıktan sonra biraz yürüyerek vardığımız Konya Kapalı Ceza ve Tutuk Evinin önündeki duraktan belediye otobüsüyle giderdim. Otobüs güzergahı oldukça uzundu. Selçuklu yapısı İplikçi Camiinin batı, Osmanlı yapısı Şerafettin Camiinin kuzey, Osmanlı yapısı Postanenin güney, Osmanlı yapısı Vilayet binasının doğu tarafında bulunan Kayalı Park’tan çıkarlar, sağda Mevlana’ya doğru biraz ilerledikten sonra ismini aynı isimli Osmanlı yapısı camiden alan Aziziye caddesinden sola o yıllarda pek çok doktorun muayenehanesinin olduğu Sultan Veled Caddesine sapıp ilerleyerek birkaç durak sonra bizimkine ulaşırlardı. Oradan da ilerleyip solda Cumhuriyet döneminde halk tarafından yaptırılan önceleri Yüksek İslam Enstitüsü olarak kullanılan İmam Hatip Lisesinin, sağda Konya Karma Ortaokulun arasından geçerek Beşyoldan karşıya geçip Konya Numune Hastanesinin ardına varırlar, sonra Nalçacı caddesini de çapraz geçerek tren yoluna kadar ilerleyip sola dönerek İstasyona, ulaşıp geçtikten sonra Lalebahçe yolundan sola dönüp Konya Sanat Okulunun önünde, bu okuldan sonra sırasıyla yer alan bizim okul ve Ticaret Lisesinin, benim gibi öğrencilerini indirirlerdi. Az ilerde Stadyumun köşesinden sola dönerek stadyumla Devlet Su İşleri Bölge Müdürlüğünün arasından geçip Heykele ulaşırlar, onu da geçince Konya İl Halk Kütüphanesiyle Konya Gazi Lisesinin arasından sinemaların çoğunun açıldığı Zafer meydanına, devam edip Alaaddin Tepesinin güney kenarından İkinci Ordu Komutanlığının önünden ilerleyip Konya Belediyesinden sağa Mevlâna caddesine ulaşırlardı ki, ilk ve son durak Kayalı park bu caddenin kenarındaydı.

Dönüşte aynı güzergahta tersine sefer olmadığından indiğim duraktan otobüse veya Devlet Su İşlerinin köşesinden halk ağzında pırpır denilen üç tekerlekli kabin giydirilmiş Arçelik marka motosikletlere binerdim. Triportör olarak bilinen bu araçları toplu yolcu taşımacılığında kullanan ender illerdendir herhalde Konya. Her ikisinden de Kayalı parkta inerdim. Oradan yolun karşısına varıp Şerafettin Camiiyle Konya Vakıflar Çarşısının arasından geçip Şemsi Tebrizi’nin öldürüldükten sonra atıldığı kuyunun üstüne yapılan türbe ve Mescidin bulunduğu parkın içinden ilerleyerek uzun sokak boyunca yürüyüp sallana sallana evime varırdım. Ekmek bir lira, pırpır yetmişbeş kuruş, otobüs elli kuruştu.

Bu evimiz garip ama neşeliydi. Ereğlili Hac’emin abi güzel saz çalar ve türkü söylerdi. Hikmet abi de biraz biraz tıngırdatırdı. Mustafa Kıral, ailece daha varidatlı olduğundan sık sık memlekete gider ve güzel giyinirdi. Karapınarlı olan Mahmut abiyi bir türlü gözümün önüne getiremedim nedense. Özellikle ağamın arkadaşlarından olmak üzere çok sayıda öğrenci misafirimiz olurdu. Duvarları, yaslanınca kireç badanası insanların üst başlarına bulaşmasın diye, gazete kağıtlarıyla kaplanmış olan bu bekar evi sanki Selçuklunun payitahtında sultan sarayı gibi hareketliydi. Sadece şehiriçi değil şehirlerarası misafirler de olurdu, Konya’da okul bitirip Ankara veya İstanbul’a okumaya gidenlerden. Akşamları başlayan sohbetler, gece ilerledikçe muhabbete dönüşürdü. Fakirliğin, yoksulluğun, yoksunluğun her işimize, her aşımıza, her tutuşumuza sağanak olup yağdığı ama geleceğe dair umutlarımızın her sağanakla büyüdüğü yıllarımızdı. Özellikle okullardaki öğretmenlerin gıyabında espriler gırla giderdi.

Tabii çok seyrek de olsa yer yataklarının arasında yapılan tavla turnuvalarını da unutmamak lazım. Ama bu oyunlar misafirlerin ve ev sakinlerinin az olduğu veya olmadığı zamanlarda sohbet kurulamayınca yapılırdı. Hikmet abi iyi zar tutardı, Hac’emin abi de her oynadıklarında zar tutuyorsun diye ona kızardı. Çok uzun günler boyunca seyrettikten sonra bir gün rakip bulamayan Hikmet abi ‘gel bir tavla atalım’ deyince oynayıp onu yenmiştim de -belki de bilerek yenilmişti- dillere destan olmuştum.

Ben, ilk yılımda, yani okulun hazırlık sınıfında, sınıfta kaldım. Bu başarısızlığımda sebep benim tembelliğim midir, nisbeten farklı bir sosyopsikoekonomik ve kültürel katmana hitap eden okula uyum sağlayamamam mıdır, yoksa bu evimizin ders çalışmaya fizik ve sosyal olarak uygunsuzluğu mudur, bilemem. Bildiğim babamın ertesi yıl beni okula tekrar göndermek istemeyişinden, ancak abimin onu konuşa konuşa ikna etmesiyle vazgeçtiğidir. Hatta ağamı, ‘ben onu İmam Hatip’e verecektim; olmadı burada ortaokula giderdi; ne idüğü belirsiz bir okula götürdünüz; ilkokulda hep beş alan çocuk sınıfta kaldı’ diyerek bir güzel fırçaladığıdır. Ağam bu eleştirilere çok takılmadı ve sonraki yıllarda hep gülerek anlattı ama ev ortamında da bir değişiklik düşünmüş olsa gerek ki, biz ertesi yılın ortasında bu evden ayrılarak, Postanenin tam arkasındaki sokağın ilk sağından girilen çıkmazdaki, abimin okul arkadaşı Numan Küçükaşçı abinin ailesinin sahibi olduğu eve taşındık.

İkinci evim olan burada, aynı kapıdan girilen ve etrafı nispeten diğer evlerden salaş duvarlarla ayrılmış bulunan, iki ayrı ev vardı. Ana kapıdan girişte solda bizim oturduğumuz ev ve sağ tarafta, arada çok da yüksek olmayan yine salaş bir duvarla ayrılmış, mal sahibimizin akrabası olan genişçe bir ailenin yaşadığı ev bulunuyordu. Bizim eve kapıdan on onbeş adım yürüdükten sonra ulaşılan üç basamaklı bir merdivenle çıkılıyordu. Kapının açıldığı boşluk hem giriş hem mutfağımızdı. Oradan sola dönüp sağda ve solda birer odanın açıldığı hole giriyorduk. Sağdaki oda tek pencereli olduğundan biraz kasvetliydi. Bu nedenle orayı günlük kullanmadığımız fazla eşyalarımız, gündüz yataklarımız için kullanıyorduk. Soldaki odaysa yaşam alanımızdı. Burada yer, burada içer, burada çalışır, burada uyurduk. Misafirleri de burada ağırlardık.

Tuvaletimiz, evden dışarda, diğer evle bizimkini ayıran duvar boyunda dip taraftaydı. Mutfakta güğümde ısıttığımız suyla banyomuzu da kasvetli odadaki yüklükte alıyorduk. Zaman zaman, muhtemelen babamdan para geldikçe, alınan odunları bazen mutfağa bazen de kasvetli odaya istifliyorduk. Ama odun çabuk geçerdi ve çabuk biterdi. Odun bitip de yenisini alamayınca, bazen ısınmak için biriken okunmuş gazete ve üzerinde çalışılmış kağıtları yakıyorduk, bazen da mutfaktaki küçük tüpü odaya alıp üstünde tek tenceremizde su kaynatarak ya da kuru fasulye pişirerek çıkan buhardan faydalanmaya çalışıyorduk. Burada da yer yataklarında uyuyorduk, ama ders çalışmak için bir tahta masamız ve bir tahta sandalyemiz vardı. Masada çoğu zaman ben çalışıyordum. Çünkü abimin okuduğu Yüksek İslam Enstitüsü’nde ders kitabı olarak saman kağıdına teksir edilmiş notlar satılırdı ve onları okumak için masa şart değildi.

Burada da çok misafirimiz olurdu ama bu misafirler biraz daha okumuş yazmış insanlardı. O yıllarda yüksek tahsil talebelerinin efsane hocası rahmetli İsmail Kaya, sonraları Kombassan Holdingin kurucu başkanı olan Haşim Bayram Hoca, yine yakınlarda Covidten kaybettiğimiz İmam Hatip Lisesinden sonra bizim okulda da öğretmenlik yapan ve abimden sonra okulda bana veli olan felsefeci Nevzat Arabacı Hoca en itibarlılarıydı. Şimdilerde Konya televizyonlarında sohbetlerini gördüğüm Hüseyin Kök, okuldan sonra Larende caddesinde unculuk yapan Mustafa Noras, sonradan İstanbul’a taşınan Ömer Faruk Adanalı, yine sonradan İstanbul’a gelip mutfak malzemeleri üreten ev sahibimiz Numan Küçükaşçı, hep yüksek sesle özgüven içinde konuşan ve lakabını buradan alan ve öğretmen olan kral Faruk, o yıllarda mühendislik okuyan ve Konya’da uzun yıllar kendi bürosunda çalıştıktan sonra şimdilerin Ankaralısı olan Ayhan Ersöz, sonraları İttifak holdingin kurucu başkanı olan rahmetli Seyyid Mehmet Boğa, soyadını unuttuğum bir zaman evsizlikten bizimle birlikte kalan Mahir abi, adını ve soyadını unuttuğum ama abimle yakın arkadaşlığını ve kendi klanının özellikle kadın erkek ilişkilerinin tutarlı birlikteliğini anlatması nedeniyle varlığını unutamadığım Çeçen abi, şimdi hatırlayabildiklerim. Çeşitli okullarda öğretmenlik yapan hocalar, Yüksek İslam Enstitüsünde, Selçuk Eğitim Enstitüsünde, Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisinde okuyan öğrenciler, Milli Türk Talebe Birliği’nde ve Akıncılar Derneği’nde yöneticilik yapan ve oralara takılan mezunlar ve öğrencilerden çok misafirimiz olurdu. Mehmet Özdemir’in kolejli kardeşi olarak hepsi beni severdi ama Kral Faruk, bana Derebucak’taki çocukluk lakabımla, Goca’mad diye hitap ederdi ki ses tınısından beni daha bir sevdiğini hissederdim.

Bu evde yapılan sohbetler daha ülke, din ve ümmet üstüneydi. Munazzamat at-Tahrir al-Filastiniyyah, Rabıtatü’l Alemi-l İslami, İhvan-ı Müslimin ve Cemaat-i İslami üstünden İslam coğrafyası çokça gündeme gelirdi ama daha çok ülkemize ve ülkemiz gençliğine etkileri üstünden değerlendirilirlerdi. Fakirlik, işsizlik, yoksunluk hiç konuşulmazdı. Bu haller zaten içselleştirilmiş ve yaşam biçimi olarak kabullenilmişti. Tartışılan konular genellikle siyasetin ve eğitimin engelleri olurdu. Muhammed Hamidullah, Muhammed Abduh, Cemaleddin Afgani, İbni Teymiyye, Ebu Hanife, Mehmet Akif Ersoy, Hayrettin Karaman, Ali Ulvi Kurucu, Hacıveyiszade Mustafa Efendi, Dr Ali Kemal Belviranlı, Tahir Büyükkörükçü, Necmettin Erbakan hakkında çokça konuşulanlardı. Hulusi Balbay, Hasan Hüseyin Varol ve Ahmet Poçanoğlu’nun isimleri de zaman zaman geçerdi. Hatta abim İsmail Kaya hocanın Ebu Hanife’nin eserine yazdığı Fıkh-ı Ekber Şerhi’ni bu yıllarda bastırarak kitapevlerine veremediği çoğunu Cuma günleri cami önlerinde satmıştı. O günlerin baskı tekniği olan tipo baskıyı da bu sayede öğrenmiştim. Uzun kağıtlara yapılmış baskıların okunarak hataların tespiti olan tashihi de. Şimdilerde bir Word dokümanı sayfasındaki bir fazla boşluğu bile anında fark etmem, o günlerdeki edimlerimden gelir. Eğitim ve okutum nerdeyse her alanda yükselmenin kaldıracı olarak bellenmiş ve hayatın olmazsa olmazlığına terfi etmişti. Bu tutumla da hocalar baş tacıydı. Hoca olmaksa Kızılelma..

Bu evden aklımda kalanlardan biri de Yüksek İslam Enstitülerinin İslam Akademisi olması için yapılan boykotlardır. Abim o dönemde Enstitünün talebe derneği başkanıydı. O yıllarda var olan İslam Enstitüleri boykota gitmişlerdi ve akademi oluncaya kadar sürdürme kararlığındaydılar. Konya, Kayseri, Erzurum ve İstanbul fire vermeden boykota uyarken, İzmir’de fetulah gülen, ilişkili öğrencilerin başında okula kadar giderek derse sokmuştu. Bu duyulunca diğer okullarda moraller bozulmuş ve motivasyon kaybolmuştu. Zaten birkaç gün sonra da boykot çökmüştü. Bunların değerlendirildiği akşam abim ‘bu herif gün gelip memleketin başına bela olacak’ demişti de sonraki yıllar için zihnimi şekillendirmişti. Dediği gibi de oldu, yıllar sonra. Rabbim yardım etti de Onbeş Temmuz’da halkın meydanlara, caddelere inmesiyle perişan oldu mankurtlar. Bu evden okula ulaşım çok kolaydı çünkü Kayalı Park ancak yüz metre uzağımızdaydı.

Fikri yapımın şekillendiği bu yıllarda, görece münevver, müderris, mübelliğ, mücahid ve müstakil insanlardan oluşan bu grubun içinde olmanın benim için son derece önemli bir kazanım olduğunu yıllar sonra fark edecektim. İlkokul yıllarımda da okumayı severdim ve öğretmenimiz Tuncay Tekeli’nin derin bir öngörüyle kurup her daim genişlettiği sınıf kitaplığından aldığım Kemalettin Tuğcu ve Jules Verne romanları, Eflatun Cem Güney masalları ve Mark Twain’in Tom Sawyer’ın Maceraları başta olmak üzere çocuk romanlarını okumanın yanında komşumuz rahmetli Gencekli Ayşa ablanın takip ettiği fotoromanları mutlaka ister okurdum ama burada okuma alışkanlığına doğru yürüdüm. Abim, ısınmak için odun almaktansa okumak için kitap almayı tercih ediyordu. Aldığı kitaplar beni biraz aşsa da en azından karıştırmadan bırakmıyordum. En çok okuduklarımdan biri Hamidullah’ın İslam Peygamberi ve onun özeti olan Muhammed Resülullah kitaplarıydı. Şimdi bakmayın Amerikanın emriyle ülkemize karşı bal börek ortak cephe kurduklarına, o yıllarda Suudi Arabistan’ın Vehhabilik ihracı amaçlı kurduğu World Assembly of Muslim Youth’una karşı Kuveyt’in Sünni direnç geliştirmek ve karşı saldırıya geçmek için kurduğu International Islamic Federation of Student Organizations’ın ücretsiz dağıttığı Mısır İhvan-ı Müslimin’inin önde gelenlerinden Hasan El-Benna, Muhammed Kutub, Seyyid Kutub, Emine Kutub, Abdülkadir Udeh’in kitapları da yavaş yavaş gelmeye başlamıştı, ben de birinci hamur beyaz kağıda basılmış bu kitapları buldukça okumasam da karıştırırdım. Esed ağam burada kaldığımız birbuçuk yılın sonunda mezun olup öğretmen olarak Erdemli’ye atanıp gidince ben de mecburen bu evimizden ayrılmış oldum.

Yeni öğretim yılında yeni evim, Konya’da okumaya ve çalışmaya gelen Derebucaklı arkadaşların yanında Beyşehir’in başka köylerinden de gelen hemşerilerle birlikte barındığımız, Hotuz Apartmanıydı. Burası da Kayalı parka çok uzak değildi. Eski sokağımızın vilayete doğru bir aşağısından dönünce girilen yorgancılariçi sokağının bitişinde, bu sokak dahil beş sokağın birleştiği ve suyu akmayan bir çeşmenin bulunduğu küçük bir meydana açılan demir kapıdan, iki bina arasında kalmış birbuçuk metre genişliğinde ve on metre uzunluğunda koridorumsu yoldan yürüyerek girilen, tam bir bekarhaneydi burası. Giriş katta sağda iki oda ve solda bir oda ile bütün evin tek tuvaleti vardı. Üst katta karşıda iki oda ve yanda bir oda ve yine bütün evin tek banyosu yer alıyordu. En üstte ise karşıda iki büyücek ve yanda iki küçücük oda vardı. Benim de kaldığım, karşı soldaki, yani girişten itibaren en uzak odanın bulunduğu bu katın koridoru doğrudan gökyüzüne açılıyordu. Kışın, yağmur ve kar direk kapımıza yağardı ve ayda bir aldığımız odunlarla ısıttığımız oda, kapının açılmasıyla beraber adeta buz keserdi. Yazın da, Konya’nın meşhur deli sıcağı kapının önünde oturur, odanın koridora bakan yanındaki boydan boya vitrin gibi ama parçalı yapılmış camlardan içeri dalar, ikmal imtihanlarına hazırlanıp girdiğimiz haftalar boyu, bizi kavururdu.

Bir yıl rahmetli Şükrü dayımın Mehmet’le, bir yıl Hasan Kaya’yla, bir yıl da aşık Abdıl’la, burada aynı odada kaldım. Şimdilerle emekli Ahmet Külahçı, Alamancı Hasan Karakaya yan odada kalıp okuyan Derebucaklılardı. Ayrıca sanat öğrenmeye gelen şimdilerin Alamancısı Bob’ali Abdıl, yeğenim Naime’den eniştem Mustafa Erdem, Antalya’da yaşayan Celal Kükrek de burada kalmışlardı.

Bu üç yıl boyunca Derebucaklılarla içli dışlı bir yaşantım oldu. O günlerin gözdesi Bağdaş’da veya başka işlerde çalışmaya gelenler, uzun erimde yapabilecekleri bir sanat öğrenmek için çırak olmaya gelenler, ana baba zoruyla veya gönüllü okumaya gelenler olarak farklı mahallelerde ama aynı tür evlerde kalıyorduk ve her boş zamanda analarını kaybetmiş kedi yavruları gibi birbirimizi arayıp buluyorduk. İmamelin Heyip abinin dilinden geldiği gibi, eşneklerimizde her fırsatta eşiniyorduk. Hafta içi günlerde okul ve işlerimiz vardı ama akşamları ve hafta sonları hep beraberdik. Cumartesi günleri öğle saatlerinde köy otobüslerinin yolcu aldığı Larende caddesindeki Beyşehir ve Bozkır otellerinin karşısındaki elektrik trafosunun duvarına yaslanıp sıra sıra bekleşirdik. Burada, işleri için gelen gidenlerden, otobüslerin muavin ve şoförlerinden memlekette neler olup bittiğini öğrenir, paramız bitti yazan mektuplarımızı elden gönderir, gönderilen paralarımızı elden alır, yine herhangi birimize gönderilen odun, çıra, yiyecek çuvallarının ev yakınsa sırtlarda, uzaksa üç tekerli ve kasalı motosikletlerde taşınmasına yardım ederdik. Otobüsler gider gitmez de kahvehaneye gider, saatler boyu kağıt oynardık. Piştiyi basit bulur çok oynanmazdık. Genelde konken, bilum, altmışaltı, ellibiri tercih ederdik. Ama üç kişiyle oynanan king, adı gibi oyunların kralıydı. Yeteri kadar oyuncu yoksa tavla imdadımıza yetişirdi. Tek kanaldan yayınlanan futbol maçlarını da seyreder, tuttuğumuz takım yeniliyorsa uğur olsun diye başka kahvehaneye gidip seyre devam ederdik.

Biraz boş, serseri, kaygısız yaşadığımız bu yılların belki de tek kazanımı, sosyal getto anlamında toplu yaşanan bir çevre içinde birey olarak yaşayabilmeyi öğrenmemizdi. Sağcılık ve solculuk bu dönemde gündemimize girmişti. Hatta bir kısım çıkıntı arkadaşlarımızın sağcılık bilinciyle solcu diye diğer arkadaşlarımızı dövdüğü de olmuştu. Uluslararası sömürgenlerin, yoksul ülkelerin malını, mülkünü, emeğini, tarihi ve kültürel eserlerini hamutuyla ama sessizce götürürken, yaptıklarını gizlemek için cambaza bak taktiğiyle fakir ülke insanlarına oyalasınlar kabilinden ortaya karışık sundukları sıradan ideolojiler, tutkularına kapılmış köy delikanlılarını böyle etkiliyordu işte.

Yine de bu yıllarda abimlerin kendi yaşadıkları yerlere taşıyamadıkları veya okuyup bitirerek taşımaya gerekli görmedikleri ve Beyşehir’deki evimize bıraktıkları kitapları birer ikişer taşıyıp getirmelerim ve okulun çatı katındaki konteynırlarla gönderilmiş Amerikan yardımı İngilizce kitaplardan belli aralıklarla araklamalarımızla, bir seçim akşamında ertesi gün kullanılmak üzere Postanenin arkasına istiflenmiş seçim sandıklarından çaldığım birinin içine doldurduğum kitapları da, okumaya gayret ediyordum biraz biraz. Rahmetli kuzenim Osman Özdemir’in sayesinde Cemil Meriç’i de bu yıllarda öğrenmiş, özellikle Mağaradakiler’i çok sevmiştim. Seyrek olsa da takıldığımız Milli Türk Talebe Birliği ve sıkça gidip geldiğimiz Akıncılar Derneğindeki, özellikle Nevzat Arabacı’nın yaptığı, sohbetlerden istifade ederek yarınlara doğru yürümeye çalışıyorduk. Cıvıloğlu Çarşısının bodrum katındaki basık salonda Necip Fazıl Kısakürek ve Mustafa Müftüoğlu’nu da dinlemişliğim vardır hani.

Bu evimizde de misafirlerimiz olurdu, seyrek de olsa. Derebucak’tan bir nedenle gelip de dönemeyenler doğrudan bize gelirlerdi. Varsa izinde bir arkadaşın yatağı ona tahsis edilirdi ama yoksa uygun bir çözüm üretiyorduk artık. Diyanete imamlık imtihanı için gelip misafirimiz olan Hüseyin Kankaya hocayla bugünlere uzanan kuru böğrülce aşı hikayemiz de böyle zenginliklerimizden biridir.

Yeşil’in ve Foto Jet’in cadde boylarındaki piyasaları; Celal abinin bulgur pilavı partileri; Kirez Dursun’un Topal Abdullah amcayı asansörle çık diye tuvalette saatlerce bekletişleri; Hasan Kaya’nın odunsuz kaldığımız bir pazar sabahında benim yeni ayakkabılarımı eskimiş diye yakmaya çalışmaları; Samanelin Mustafa’nın Sanat Okulunun ağaç işleri atölyesinden yakmak için hafta sonları getirilmiş tahtalardan, bugünlere uzanan uzun saplı ayakkabı çekeceği fikrinin öncülü olan, bişirgeç yapma gayretleri; o günlerin bir nişanesi olarak sağ el başparmağımın çıkmasına ve tedavi edilememekten yanlış iyileşip dışa hareketinin kısıtlanmasına sebep olan, yan sokağın başında tek ipten fileyle yaptığımız gazozuna voleybol maçları; son kalan paralarımızla ‘ya bir daha yiyemezsek’ korkusunda yediğimiz etliekmekler; üst pencereden arka tarafa atılan sigaradan yorganları yanan esnafların baskınından  kaçışlarımız; adını vermeyeceğim arkadaşların bir yılbaşı önünde Postanenin önünde kartpostal satanların tezgahlarını gece yarıları çalıp odun edişleri ve daha yüzlerce günde yaşanmış sayısız anı hücum ediyor zihnime, şimdi. İnşaallah zarar verdiğimiz esnaflar, evlerinde dinlenirken rahatsız ettiğimiz komşular, bir tabak çorbayla bir bütün ekmeğini yediğimiz lokantacılar, haklarını helal ederler bize. Yoksa korkuyorum hesapta halimiz yaman olacak, öbür dünyada..

Ağam bu hallerime acımış ki, okulun son iki yılında kalmam için, Akıncı Liseliler Başkanı Ali Naci’nin kurup yönettiği, Pirebi mahallesinin İstasyon tarafındaki Öğretmen Evleri semtinde, o zamanlar bir askeri ulaşım birliğinin kışlasının arka sokağındaki, öğrenci evinden bir oda ayarlayınca, oraya geçtim. Bu evim, düzgün, betonarme karkas, üç oda, bir salondu. Mutfak, banyo, tuvalet düzgündü. Tek sorunumuz ev sahibi çatı katında tavuk beslediğinden aşağıya çok sayıda hamam böceği iniyordu. Benim kaldığım odada, bir önceki yıl Yüksek İslam Enstitüsünü bitirip öğretmen olmuş bir abinin, iki dikey çelik raf sıralarını dolduran, beşyüzü geçkin kitapları vardı. Ben bu iki yılda, hem bu kitapları çoğunu karıştırarak da olsa bir baştan bir başa devirdim, hem okul derslerini oldukça toparladım, hem parasızlıktan alamadığım ancak ev arkadaşlarımın ve okul arkadaşlarımın hazırlık kitaplarını onların çalışmadığı dönemlerde alıp çalışarak üniversite giriş sınavına hazırlandım, hem Derebucaklı arkadaşlarla çok azalmış da olsa münasebetimi sürdürdüm, hem de Mevlana’ya yakın Akıncıların karşısında ve cadde üstünde yer alan Cafe Bulvara sık sık takılarak evde kalmanın psikolojik gereklerini yerine getirdim.

Burada da yememiz, içmemiz, yakmamız kıttı ama idare edip gittik işte. Özellikle babamdan para geldikçe alabildiğim birkaç yüz kilo odun çabuk bitiyordu ama evin korunaklığıyla soba yakmadan kirli çarşafların arasında çok üşümeden ders çalışıp okuyabiliyordum ve uyuyabiliyordum.

Evde beraber kaldığımız arkadaşlarla çok temasım olmadı, doğrusu. Ben de, onlar da, olsun diye gayret de etmedik. Arkadaşların hepsi o zamanlar Niğde’nin ilçesi olan Aksaraylılardı. Benimle ilgili temizlik sırası, kira ödemesi, anahtar değişimi gibi konuları Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde Aksaray Belediye Başkanı olan Nevzat Palta iletiyordu. Nevzat’la üniversiteli yıllarımızda Fatih’teki İskenderpaşa Camisindeki pazar ikindi sohbetlerinde de karşılaştık birkaç kez. İstanbul Teknik Üniversitesinde öğrenciydi. Yine çok uzatmadan hâl hatır edip ayrılıyorduk. Ama karşılıklı sevinmiştik mazideki birlikteliğimizin üstünden.

Türkiye’nin yokluk, kıtlık, kuyruk, eylem, kan, ölüm yıllarını kapsayan bu yıllar içinde ben bu ev sayesinde biraz uzak kaldım eylemlere. Ali Naci’nin ayrıcalıklı arkadaşıydım, ağam sayesinde. Ali Naci de, şimdi bunları yazarken Allah’ı var kendi yok, emniyetin en karanlık odalarında onlarca kez misafir edilip ağır işkencelere maruz bırakılırken, bu evden hiç söz etmedi ki, bir kez bile, polis değil evimize, sokağımıza bile gelmedi. Sadece evden geceleri ardışık patlayan silah sesleri duyardık ve ertesi günü yerel gazetelerden, bir sağcıların bir solcuların hakimiyetine geçen Pirebi kahvehanelerinde taramalarda ölenlerin sayılarını okurduk. Askeri birliğin varlığı ve duvarları boyunca nöbet tutan askerlerle baş selamlaşmasına dayanan tanışıklığımızla güvendeydik. Onların korkusundan kimse sokağa giremiyordu.

Okulun son yılında, aklımın bir yarısıyla ne yapacağım ne edeceğim, acaba sınavda başarılı olabilecek miyim diye düşünürken, bir diğer yarısıyla da Bahattin ağamın bitirdiği Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinin hayalini kuruyordum. Milli Türk Talebe Birliği’nin yaptığı deneme sınavından aldığım dereceyi, içler dışlar çarpımıyla ülke geneline kıyaslayıp nereleri kazanabileceğime varmaya çalışıyordum ki, bir sabah Esed ağam geldi eve. ‘Getir bakalım dedi tercih kağıdını’ ve ilk üç tercihi kendi elleriyle yazıp ‘gerisini sen yazarsın artık’ deyip çıktı gitti. Erdemli’den gelmişti bunları yapmak için ve Erdemli’ye geri dönmüştü mutmain bir gönülle. Dördüncü sıraya SBF’yi ben yazdım.

0 0 Oy
Değerlendirme
Abone ol
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz. Anladım

0
Düşüncelerinizi lütfen yorum yaparak paylaşın!x
()
x