Giresun Haberleri

Yüreğimde: İnce Sızı*

0 4

Rahmetli anam, benim çocukluk yıllarımda babama bir nedenle kızınca yüzüne karşı bir şey söylemez ama uzaklaşınca ‘havızelin tahmazları’ diyerek söylenirdi kendi kendine. Bu kelimenin ne manaya geldiğini bilmezdim ama anamın söyleyişinden hareketle biraz nobranlık, biraz dikbaşlılık, biraz dediğim dediklik, biraz kıymet bilmezlik, biraz doğrucu davutluk sezerdim. Genetik olsa gerek ki bu tahmazlıktan biraz bende de vardır. Gördüğüm, duyduğum konularda aklıma yatmayan bir şey varsa evvel emirde söyleyiveririm hemen. Oysa bu durumlarda konunun etrafında biraz dolaşıp sanki yapıp konuşana hak verir bir izlenim oluşturduktan sonra ‘ama konunun bir başka cephesi daha var’ diyerek başlayıp yine inandığını söylemek daha az kırıcı oluyor ve daha doğru bir diyalog gelişiyor. Böyle dolambaçlı yordamlara sabredecek kadar medenileşemememiz bizi hep uyumsuzluğa zorluyor. Buna sebep de köylülüğümüz tabi ki. Bu huyumuzu yeşil alanlarda yürürken bile göstermekten kaçınamıyoruz. Eğer yapılan yürüme yolları daha çok zaman harcatmak, daha fazla yürüyüş yaptırmak ve daha güzel görsellikler sağlamak için bilinçli olarak uzatılmışsa bile, biz hemen kestirmeden geçip gidiveriyoruz. Toplumdaki çokluğumuzun isbatı da bu kestirmelerin kısa süre sonra çimini kaybedip yağırlaşmasından bellidir.

Daha sonraları, tahmazın, küflü paslı olup beklenen sonucu veremeyen, istenen işi yapamayan, hedeflenen nesneyi kesemeyen balta, nacak, keser, bıçak, orak gibi metalden yapılmış kesici aletlere dendiğini öğrendim. Bu anlam da bizden çok uzak değildi hani. Bilinen geçmiş dokuz kuşağımızın demirci olması kelimeye olan aşinalığımızın sebebidir herhalde. Yani sülalecek, işimizin ürünlerine benzeyerek geliştirdiğimiz tahmazlığımız, su kaldırmaz bir gerçekliğimizdir.

Hatta ben bu kelimeyi o kadar içselleştirdim ki yazın memlekete gidip de hısım akraba ile hemhal olmanın sevincinde dillendirdiğim bir tekerleme uydurmuşluğum da vardır, her vesileyle özellikle bizim çocuklara seslendirdiğim:

Havızelin tahmazları,

Geceleyin yatmazları,

Sabahları kalkmazları,

Ay neylesin, gün neylesin?

Seyfi amcamsa bize hiç benzemez bu konularda.

Amcam adını, Derebucak’ın efsane insanlarından rahmetli Hamit hocanın en başarılı ve en gözde öğrencisiyken katıldığı Balkan Savaşı’nda siperde iki ayağı birden donunca gelişen gangrenin tedavisi için İstanbul’a getirilen ve askeri hastanede ayaklarının kesilmesine rağmen iyileşemeyip şehit olan ana dedesinden almıştır. Muhtemelen nüfus kaydında adı Seyfettin olan, ancak bizim yörelerde mümkün olan her isim gibi kısaltmaya uğrayan Seyfi, askere gittikten sonra onunla ilgili geride kalanlara ulaşan tek bilgi, şahadetinden ne kadar sonra olduğunu bile bilmediğimiz, Derebucak’tan Beyşehir’e giderken yanından geçtiğimiz komşu Çetmi mahallesinden olup aynı dönemlerde askerde bulunan ve Seyfi’yi İstanbul’da getirdikleri hastanede görevli sıhhiyeci arkadaşından duyulan, hastane yatağından bahçeyi seyretsin diye iki erin oturttuğu sandalyede ‘Ey Rabbim, beni yürüyerek askere gönderenlere bu halimle gösterme! Al beni de yanına..’ diyerek niyazda bulunduğu. Rabbim de kabul etmiş duasını.

Vefatından sonra Edirnekapı’da Vatan caddesinin sur çıkışının sağında yer alan şehitliklere defnedilmiş midir, defnedildiyse bir mezar taşı olmuş mudur, bir mezar taşı olmuşsa her yol genişletmesinde yapılan mezarlık tırtıklamalarından kurtulabilmiş midir, bilmiyorum. Bildiğimse Osmanlı’nın doğuda düşman ve batıda dost kazanmaya hevesli hariciye politikalarının yanlışlığı yanında, içeride de adalet, maliye, eğitim, ekonomi yaklaşımlarını yenileyememesi sebebiyle girdiği dağılma sürecinin o yıllarında, daha şehit düşen askerinin haberini ailesine iletmeye bile gücü yetmezken, kifayetsiz muhteris ittihat ve terakki serdergelerinin kontrol ve komutasında, sözde din, vatan ve millet için yapılan bitmez tükenmez savaşlarda, Balkanlar’da, Trablusgarp’ta, Çanakkale’de, Galiçya’da, Allahuekber Dağları’nda, Kafkaslar’da, Süveyş Kanalı’nda, Kut’ül  Amare’de, Filistin’de şehit düşen yüzbinlerce umuttan birisi olduğu ve arkasında acılı hayatlar ve acıklı hikayeler bıraktığıdır. Rabbim berzahını kısa, akibetini cennet eylesin.

Şehit Seyfi, aslında benim de dedemdir, çünkü baba dedem Mulla Meymed’in öz kardeşidir. Seyfi dedem askere giderken henüz birbuçuk yıllık evlidir. Akrabalarımızdan Aliçavuşel’in Fatmana’yla evlenmiştir ve ilk çocuğu Gülsüm’ü görmüş ama doymamıştır. Sonrası biraz alacakaranlıktır. Eşi askere giderken Fatmana, kucağında Gülsüm’ü tutmaktadır, ama aklı karnındaki bebeciğindedir. Gülsüm kızından sonra eşinin yokluğunda bir de erkek evladı doğar ama bu çocuk yaşına varmadan rivayetlere göre çiçek hastalığına tutulup ölür. Çok geçmez, kendisi de eşinin hasretini ve hayatın zorluklarını geride bırakıp vefat eder. Gülsüm’ü büyütmek ana tarafı Aliçavuşel’e nasip olur. Ebesi, Güccü’ebe, besleyip büyütür onu amcalarının korumasında, bir ana rikkatiyle. Şimdilerin imkan ve fırsatlarında bile öksüz ve yetim çocukların sorunlarının derinliğini ve genişliğini düşününce, siz o yokluk ve yoksunluk yıllarındaki hal-i pür melalini seyreyleyin gönlünüzü kanatmadan ve aklınızı kaçırmadan artık.

Her şeye rağmen zaman akar yavaş yavaş ve Gülsüm yetişkinliğe varınca Mulla Meymed dedem onu üçüncü oğlu Kemal’le evlendirir. Bu kararda kardeşinin emaneti gördüğü yeğenine sahip çıkmak mı vardır, yoksa ekilip dikilen yerlerin bölünmesinin engellenmesi isteği mi, bilemem. Ama bu izdivaçtan iki erkek bir kız olarak üç çocuğu olur, nenemin. Ancak yetimlik ve öksüzlükle sınırlı bırakmaz yıllar onu. Üstüne, çocukları daha büyüyemeden onlarla beraber yalnızlaşan bir yaşamı dayatır ona. Seyfi amcamın, her konu dolandığında istemsiz gözyaşlarına sebep olan inanılmaz bir masaldır, bugünden bakıldığında yaşanan. Doyacak dört kişi vardır ve doymanın tek yolu üretebildiklerindir. Tarlada tapanda, bostanda bağda, odunda çırada geçen üç çocuklu yalnız yıllar zordur, hatta zordan da ötedir.

Onları yalnız bırakan Kemal emmimin kendince özre varan hikayesi vardır, mutlaka. Ama bu konular bizim baba sülalemizin ağır dindarlığı içinde hiç sorgulanmaz ve konuşulmazdı. Sade anamın gözleri emmimin adı geçince kısılır ve kelimeleri sertleşirdi. Bir olumsuz hissiyatının olduğunu anlardım fakat tüm ısrarlarıma rağmen otuzlu yaşlarıma kadar anlatmadı bana. Görünende amcam ikinci kez evlenmişti ve yeni eşinden de üç çocuğu daha doğmuştu. Burayı geçerken aklıma geldi. Ben çocukluk ve gençlik yıllarımda amcamın adını Kemal bilirdim ve öyle anardım. Sonra Mustafa Kemal olduğunu öğrendim ama çok da önemseyip değiştirmedim zihnimde adını. Yakın zamanlardaysa Mustafa’ya, Kemal adını askerde komutanının verdiğini öğrendim. Buradan anladım ki ikinci isim almak için öyle efsane tadında uzun metaforik hikayelere gerek yokmuş. Muhtemeldir ki dilden gelen isimlerin terkedildiği, dinden gelen isimlerin çoğaldığı ve ’modern’ isimlerin henüz olmadığı o yıllarda, aynı isimleri taşıyan onlarca eratı ayrımlayabilmek için sıklıkla ikinci isim eklemeyi alışkanlık kesbeden komutanların kullandığı isimlerden biriymiş eklenen.

Anam, Gülsüm’ü -ki ben Mavış nenemin asıl adının Gülsüm olduğunu bu konuyu yazmaya karar verip eksik bilgilerimi tamamlamak için Güssün yengemi arayınca öğrendim- severdi. Derebucak’ın ikinci yangınına kadar Havızelin yokar’evde aynı hanıya açılan odalarda çocuklarıyla beraber yaşamışlıklarının geliştirdiği hukukun ötesinde bir ilgisi vardı ona. Hayatının baharında çocuklarıyla beraber yaşadığı zorluklara direncine olan saygısından olsa gerek, konu ona geldiğinde sesi yumuşar ve ‘bizim Mavış’ diye empatik bir dille anardı hep. Mavış nenem, ebesinin lakabını doğrular şekilde, bizim sülalenin geneline göre biraz ufak tefekti. Ben kendimi bilip etrafıma bakmaya başladığım yıllarda bile saçları ağarmıştı ve çektikleri yüzüne çizgi olup yansımıştı. Belki de benim bildiğim Mavış adına esin kaynağı olan maviye meyilli gözleriyse, parlak ve sevecendi. Sessiz ama çalışkandı. Bir süre sonra erkek çocukları ve damadı sınırsız yoksulluğu sınırlı varsıllığa dönüştürebilmek için, o yıllarda pek çok hemşehrimizin yaptığı gibi, alamancı olmuşlardı. Kendilerinden bir süre sonra eşlerini de oralara götürünce, zaman zaman kıyısından kenarından dillendirse de, neneme çocuksuz yalnızlık kalmıştı.

Çok iyi anımsıyorum. Beyşehirli ve Konyalı yıllarımda Derebucak’a giderken babam, ‘amcalarına uğramayı unutma’ derken, anam, ziyaret et manasında ‘Mavış nenene de bak’ diye tembihlerdi. Anamdan tevarüs olsa gerek ki ben de severdim nenemi ve ‘bakardım’. Bu bakışlarda, kapı önünde veya İvr’em emmimin dükkanın duldasında değilde, evinde görüşürsek hem bizim aileyi tek tek sorup halleşir, hem de olandan olmayandan bir şeyler ikram etmek için çırpınırdı. Şimdilerde tatillerde uğradığımızda, nerdeyse evde ne varsa önümüze yığıp, kendi hiç bir şey yemezken bize hepsini yedirmeye çalışan nenemin büyük gelini, ki Çandırgızı nenemin büyük kızıdır, Havvana bacımı görünce hep nenemin ikramlarını hatırlıyorum.

Seyfi emmim, anası ve iki kardeşiyle beraber yaşam savaşına çok erken, daha çocukluk yıllarında başlar. Askere gidinceye kadar çiftle çubukla uğraşır hep. Tahsis edilmiş tarlalarda, bostanlarda geçer yılları, anasıyla beraber. Nerdeyse hiçbir şeyin satın alınamadığı, satın alınabilse bile satın alabilecek kadar paranın üretilemediği  zor yıllardır, o yıllar. Hatırlandıkça yürekleri buran, konuşuldukça gönülleri yaralayan; değil hayallenmek, umutlanmak için bile sebep üretilemeyen zor zamanlardır, herşeye rağmen de yaşanması gereken. Bu arada ilkokulu bitirir ve dini bilgileri için Gök’oca’ya devam eder. Askerlikse bir başka zorluktur yerine getirilmesi gereken. Bir tarafta askerlikte şehit olmuş dedenin öyküsü durur, bir tarafta biri kız biri oğlan iki yeniyetmeyle bırakılmış ananın hasreti. Onun ilk dönemde Ankara’da Cumhurbaşkanlığı muhafız alayında, sonra da Dolmabahçe saray muhafızlığında, o, bakanı heykel zannettiren kıpırtısız saygı nöbetlerinde bedenini donduran ama zihnini kavuran yarınlarının bilinmezliğidir herhalde. Ama askerden dönünce, muhtemelen diğer kuzen amcalardan da etkilenerek, o günlerin Derebucak’ının gözde mesleği tüfekçiliğe başlar, evin altındaki odada. Sanırım bu tercihte sülale mesleğimiz olan demirciliğimiz de kolaylaştırıcı bir etkendir. Ben anamla beraber tüfek dükkanına gittiğimizi ve o yıllarda hep yaptığım gibi sorduğu her soruyu süğsünümü eğip cevapsız bıraktığımı zihnimin dehlizlerinde bulup görebiliyorum.

Ama çok sürdürmez bu mesleği ve az önce belirttiğimiz gibi altmışlı yılların ikinci yarısında alamancı olur. Önce Hollanda’ya gider. Orada demir döküm haddehanelerinde ve demir yollarında çalışır, beş yıl kadar. Sonra taşeron işlerinde çalışırken gidip geldiği Almanya’ya geçer ve izolasyon işlerinde çalışmaya başlar. Bu işin en önemli yanı yapılan işin uzun ömürlü olmasını sağlayan izolasyon malzemesinin metal levhalardan kesilen saçlarla kaplanmasıdır. Doğal olarak iş, hep boruların ve kabloların geçtiği dar mekanlarda veya köşelerdedir. Ancak nerdeyse doğumundan beri çalışmak zorunda kalan emmimin elleri bu işe yatkındır ve işinde çok başarılı olur. Çalıştığı şirketin Irak’ta yüklendiği bir proje kapsamında üç yıl kadar da orada çalışır ve döner.

Almanya’da çalışırken eşi Havvana bacımı da alır yanına. Bu yıllarda Azim Yaşar ve Dilek’te eklenmiştir aileye.

Almanya, hep söylenegeldiği gibi ‘acı vatan’dır. İkinci Dünya Savaşı, Almanya’nın yenilgisiyle biterken, özellikle Rusya ve Fransa cephelerinde verilen uzun ve yıpratıcı topçu savaşları, savaşın ikinci yarısında müttefik kuvvetlerin toplumsal morali bozarak savaşı erken bitirmeye zorlamak için sivil nüfusun yaşadığını dikkate almaksızın şehirlere yaptıkları ağır bombardımanlar, savaşın sonunda ise Almanya’nın teslim talebine rağmen özellikle İngiltere ve Amerika’nın Hamburg ve Dresden başta olmak üzere tüm şehirlerde napalm bombalarıyla yaktıkları yüzbinlerce insandan sonra nüfusunu oldukça azaltmıştır. Postdam Konferansı sonrasında Sovyetler Birliği’nin işgali altında kalan Doğu Almanya bir tarafta dururken, Amerika, İngiltere ve Fransa’nın işgalindeki bölgelerde yeni bir Almanya kurulmuştur ve işgal güçleri görece çekilip kendi başına kalınca yeni bir kalkınma hamlesine girişilmiştir. Bu süreçte, çok sayıda işgücüne ihtiyaç vardır ve bu ihtiyaç altmışlardan itibaren dış ülkelerden karşılanır. Özellikle ülkemizden çok sayıda işçi alınır. Bu işçilerin, donlarına kadar soyunmuş olarak muayene sırasında bekleyişleri, benzeri ancak hayvan pazarlarında görülen diş incelemeleri, Sirkeci garından davul zurna eşliğinde çiçekler bağlanmış trenlerle uğurlanışları onlarca fotoğrafçının karelerine yansımıştır. Sanırım herkes de görmüştür bunları. Lozan antlaşmasıyla zapt-u rapt altına alınmış ‘bağımsız’ ülkemin yoksul ve yoksun insanları, bu antlaşmadan kırkbeş yıl sonra, İkinci Dünya Savaşında yerle yeksan olan Almanya’ya kendi barışından yirmi yıl sonra oluk gibi akıp gitmiştir, iş ve aş peşinde.

Yıllar sonra, akl-ı selim sahibi bir Alman yazar olan Günter Wallraff’ın, bir Türk işçisi kılığına girerek iki yıl içinde bizzat yaşadığı ve yaşadıklarını ’En Alttakiler’ adlı kitabında ortaya koyduğu gibi, yurdum insanları, bizim işçilerin ‘mayıstar’ dedikleri yarı okumuş gaddar işçibaşıların emrinde en zor, en pis, en tehlikeli işlerde çalıştırılmış ve yine bizim işçilerin ‘hayım’ diyerek iyimcilleştirdiği sosyal konutlarda üst üste, alt alta yaşamaya mahkum edilmişlerdir. Birinci Dünya Savaşından sonra Versay Antlaşmasıyla tüm kolonilerini kaybeden Almanya, İkinci Dünya Savaşından sonra ülkemizden getirdiği işçileri koloni düzeninde çalıştırmıştır. Dün ve bugün, bu yıllar ve bu yaşamlar, hiç anlatılmasa da, tam bir sömürü düzenidir ve baştan sona istismar ve kin doludur. Kendi ülkesindeki Nuri Demirağ, Vecihi Hürkuş, Nuri Killigil gibi kalkınmacı insanları giriştikleri teşebbüslerde zordan zora sokanlar, hatta işyerindeki patlamayla cesedinin paramparça olmasına göz yumanlar, devrim otomobili gibi projeleri eften püften sebeblerle engelleyenler, bir taraftan ithal ikameci yaklaşımlarla toplumu, bugün sosyal sorumluluk projeleri yaparak suret-i haktan görünmeye çalışan dünün tufeylisi işadamlarına soydururken, bir taraftan da kendi ülkesini ayağa kaldıracak üretim çağındaki genç insanlarını üç kuruşluk döviz derdine Almanya’ya pazarlamıştır.

Altmışlı, yetmişli yıllarda, iş kazalarında ölen insanlarımızın parlak ceviz tabutlara konmuş cenazeleri uçak ambarlarında ülkemize gönderilirken, ölenin ve bıraktıklarının hüsrana varan ümitleri, umutları, hayalleri değil; tabutlarının iç döşemelerinin kumaş kalitesi ve rahatlığı konuşulmuş ve bağlanacak sigorta aylıklarıyla ne kadar cömert bir ülkede öldükleri söylenebilmiştir. Hatta o tabutlar yıllarca ev altlarında ürün saklama amaçlı kullanılabilmiştir.

Dünü, öncesinden ve sonrasından haberdar olmadan okuyabilmek zordur. Hele ki okuryazarlığı sadece okuma ve yazmayı bilmekle eşitlemiş akılların önünde ortaya koyabilmek daha da zordur. Bugüne gelindiğinde ülkemizde ola gidenleri, eskisi ve yenisiyle kavrayabilmek ve bunları tarihin perspektifine yerleştirerek günün resmine bakabilmekse, her yiğidin harcı değil, ancak er yiğidin harcıdır.

İşte Seyfi emmimi bize benzetmeyen, ortalama bir tahmaz olmaktan çıkarıp halen olduğu gibi ‘ince sızı’ bir adama dönüştüren, bu anlattıklarımın her bir saniyesinin gündelik yaşamda bir saniye olarak ama zihinsel yaşamda bir asır gibi yaşanmışlığı; erken yaşta hayatla mücadeleye başlayan ve mücadeleyi her zaman dik  ve özgür durarak kazanabileceğini kavrayan bir aklın, bunu toplumsal hayata yansıtamamışlığın üzüntüsünde ve toplumun bunu görmezliğinin kırıklığında yaşamak zorunda kalmışlığıdır.

Yaz günlerinde bazan bahçede bir asma altında, bazan kırda bir ağaç gölgesinde, bazan evde bir sedir üstünde, Havvana bacımın emmimi ‘dur hele hacı’ uyarısıyla, Güssün yengemin ve Zerrin’in beni ‘emminle çok didişme’ tembihleriyle dizginlemeye çalıştığı, dışardan bakanın kavga ediyorlar sanacağı kadar yükselmiş seslerimizle konuşmalarımızın altında yatan sebep, onun hala anlaşılmadığını düşünüp sinirlenmesinden, benimse anladığım halde çözümsüzlüğü görüp anlamışlığımı gizleyerek, bilinçli saf ayaklarında zihin turlarını sürdürmemden kaynaklanıyor. Her işin olması gereken standartta yapılmasını sağlayacak tedbirleri almış bir ülkede onca yıl yaşadıktan sonra, havşası açılmadan uygulanmış vidanın balkon demirini tutarken ele verdiği ürküntü; ses düzeni doğru yapılmamış amfiyle okunan ezanın kulakta ve gönülde oluşturduğu rahatsızlık; verdiği söze uymayan esnafın vicdana yüklediği ağırlık; geceyle gündüzün arasında kalmış evlad kardeş, eş dost, yeğen kuzen, hısım akrabanın yarattığı kırıklık; istiskal ve istismarı görüp sızlayan yüreğe rağmen yıllarca gavura verilen hizmet; ve bunlar gibi yüzlerce tespitin bir olup tesbihleşmesi ve her yeninin üstüne çöküp kaldırılamaz ağırlığa dönüşmesidir, görülen resim.

Cevelanı bitmemiş gönüllerin feveranıdır kavgalarımız bizim. Bir gün yeni bir kavgada görürseniz sakın ayırmaya kalkmayın. Bilin ki her buluşmamız acımızı tazeliyor ve her ayrılışımız acımızı çoğaltıyor. Sadece dinleyin ve düşünün. Bir gün siz de kavgaya taraf olup sesinizi yükseltirseniz bileceğiz ki acımız paylaşılmıştır.

Ki acılar ancak paylaşıldıkça azalır.

*Güftekar Ali Arıkan’a saygılarla.

0 0 Oy
Değerlendirme
Abone ol
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz. Anladım

0
Düşüncelerinizi lütfen yorum yaparak paylaşın!x
()
x